Wednesday, April 03, 2013

Gül Kurusu



Bir telaş uyandım telefonumda beni uyandırmak isteyen cevapsız çağrılar, kimbilir kaçıncı ertelemeden sonra pes etmiş alarmım… Ödevimin son teslim saatleriydi, bir gece önce tamamlamıştım yalnız temiz bir çıktısını alıp aramın nahoş olduğu profesörüme teslim etmem için acelem vardı. Bir göz odamın içinde benim ve oda arkadaşım için konmuş birer demir karyola, kapakları eskimişlikten ya da sanki kimleri nasıl mezun ettiğini anlatmak ister gibi gıcırdayan raflı birer çalışma masası, kapısına demir kilit asarak kapatabildiğimiz yine demirden dolaplarımız ve dışarıyı görebileceğimiz gül kurusu perdesi olan ufacık bir penceremiz vardı. O zamanlar yaşımın da hayatımdaki dertlerimin de odam kadar dar, küçük, gıcırdayan, demirden ve gül kurusu renginde olduğunu düşünürdüm de büyüdüm sanırdım… İki kişinin yan yana ayakta duramadığı genişlikteki odamda bir telaş hazırlandım ve kendimi dışarı attım bloktan. Saate baktım, o zamanlar yeni yeni fark ediyordum yelkovan ruh halinize göz kırparak dönen ince bir parçasıydı saatin… Uykunun en tatlı yerinde alarmı 5 dk ertelersiniz ama sanki o 1 sn sonra çalıverir; ne zaman ki en mutlusunuz en derinlerde hiç bitmesin ister gönlünüz gitme vakti çabucak geliverir; en stresli anınızda hele de bir şey yetiştirmeniz gerekiyorsa yelkovan rüzgarla dolmuş çift yelkenini çeker direklerine ve geçip gidiverir her bir dakika limanının önünden. O gün de öyle olmuştu, adımlarımı hızlandırdım, yelkovanla yarıştığımdan mı yoksa geç kalırsam pek de nazik olmayan profesörüme duyduğum çekinceyle mi bilmiyorum. Kampüsün içindeki fotokopiciye varıp da kapıyı açtığımda yanaklarım al al olmuştu, hissediyordum sıcaklığını telaşımın. Ders saati çoktan geldiğinden içeride pek fazla öğrenci yoktu. İçimdeki gül kurusu, demirden, dar telaş büyük bir tezatlık oluşturuyordu içerideki sessizlik ve sükunetle. Kasadaki adam gazetesini almış sabah kahvesini yudumluyordu, sırada gazete almayı beklediklerini sonradan anladığım bir kişi vardı yalnızca. Şanslı günümdeyim dedim, önümdeki kişi nazikçe sırasını bana bırakıp gazetesini almak için yan taraftaki kasaya geçti. Saate baktım, yelkovan hınzır bir çocuk gibi, yakın çekim bir film karesi gibi, üzerine basa basa tik tak seslerinin ağır ağır ilerliyordu benimle oyun oynar gibi… Çıktılarımı elime aldığımda rahatlamıştım biraz daha yanaklarımın rengi pembeye çalmıştı bu kez bu ince huzur haliyle. Bana yardımcı olan içerideki sükunete ve herkese teşekkür etmek ister gibi gülümsedim çıkarken arkamı dönüp. Profesörüme gidip ödevimi teslim ettim, Kampüste ünlü bir müzik dehasının adıyla anılan bir kafeye gidip kendimi bir kahveyle ödüllendirdim. Bir çok defa gittim oraya çok kahve içtim, ama hiç biri o gün ki kadar sade olmadı. Bugünlerde her yudumun yanına yakıştırdığım sigaram yoktu elimde o gün, karşımda oturan dostlarım farklıydı, elinden tutup yürüdüğüm kalbim bugün ki gibi değildi… Çok zaman sonra anladım o gün sıradan tatlı bir Ankara değildi… Şimdilerde gül kurusu renginde hala hayatım, demirden kilitleri artık dolaplara asmıyorum, gıcırdayan kapaklar değil kapılar artık… Yanaklarımı al al yapansa artık telaşım değil bugünlerde. Gözüme kirpik kaçtı dostlarım, ondandır yanaklarımın ıslaklığı aldırmayın. Bir bahar İstanbul'u düşürdüm cebimden Ankara'nın dehlizlerine aktı yağmur sularıyla… Bir kahve, bir nefes, bir nota, bir damla… İçlendim, içerledim bulamadım. Belki bir zaman sonra dökülür yine boğazın serin sularına ve salacaktaki o küçük kahvede yudumlarken kahvemi bulurum. Yelkovan mı ? Aramız pek iyi değil bugünlerde…