Saturday, October 24, 2015

Bir rüyadan düştüm

Bir kızıl alev topu mavi gökyüzünde topraktan doğan... Aynı zaman diliminde aynı kızıl alevin içindeyiz hepimiz, sıcak, soğuk, üzgün, kırgın, mutlu, rüyada...

Bir rüyadan düştüm, canım çok acıdı. Masmavi bir gökyüzündeydim, beyaz bir bulutun üstünde üzerimde beyaz bir elbiseyle... Yeryüzünde rengarenk çiçekler, maviş denizler... Kuşların gölgesi kumlara uzanıyordu... Hiç yağmur yağmıyordu, hiç ağlamıyordu çocuklar... Geceleri yıldızlar dans ediyordu yanı başımda. 

Bir rüyadan düştüm, canım çok acıdı dostlar... Serin bir yaz akşamıydı, yalnızlığımı yelkovan ve akreple paylaştığım günlerdi. Uyurken beraber sayardık tik-takları... Onlar sakin bense aceleciydim... Yine üşüdüğüm bir sabah güneşinde bir minik serçe geldi yanıma öylesine kırılgan, çaresiz. Yazlık bir elbise, bir bez ayakkabıyla otobüste buldum kendimi... Gözlerimi kapattım, adımlarımın, nefesimin, savrulan saçlarımın sesini duyuyordum, duyuyorum... Rüyadaydım artık... Dalmıştım çoktan derinliklerine korkusuzca. Zamanla karanlıklar aydınlandığında siyah bir kırlangıç aldı beni kanatlarına... 

Bir rüyadan düştüm Güneşin yanı başındaydım semalarda... Çok yüksekten düştüğümden mi acıyor canım ? Çocukların özgür bıraktığı renkli balonlar topladım kırlangıcın kanatlarından.. Masmavi denizlere, mis kokulu ıhlamur bahçelerine, bir şarkının notalarına kapıldık beraber... Düşeyazdım... bir bulut tuttu beni, pamuklardan pamuk bir bulut yakaladı beni kalbimden. Anlamadım... Öylesine güzeldi ki tüm gökyüzü, güneş, kar tanesi kadar gizemli, su damlası kadar berrak, Şairi olmadığım bir şiirin dizelerindeydim, ama evimdeydim...

Gözyaşlarımı ihtiyaç sahibi bulutlara dağıttım. Karanlıklardan soyundum, bembeyaz ipeklere sarındım. Ben hala aceleci... Yelkovanla akrep kavgadaydı... Düştüm.

Bir rüyadan, semadan, bulutlardan, bir kırlangıç kanadından düştüm. Gözyaşlarımı istedim, ilkbaharda kullanılmış, eskimiş yıpranmış bir kaç damla verdiler.. Bir dağın eteğindeki ağlara takılmıştı kırlangıcım... Dönüş yoktu düşüyordum... Tutunmak istediğim bulutlar dokundukça bir bir dağılıyordu parmaklarımda... 

Şiirin mısralarında aradım avuntuyu, ben tutundukça sökülüyordu ilmekleri... Söküldükçe kelimeler, noktalar virgüller yağıyordu üzerime... 

Düştüm. Canım acıyor... Rüyadayım hala... Bu kez yeryüzünde... Dağılmış buluttan evim, tutunduğum mısralar yerlere saçılmış, kanadı yaralı bir kırlangıç ve yüreği kafesine dar gelen ben... 

Bir kızıl alev topu denize bırakıyor kendini... Sönüyor, yanıyor... Sessiz sedasız, şehirler karıştı birbirine aynı zaman diliminde aynı kızıl alevin içindeyiz hepimiz, sıcak, soğuk, üzgün, kırgın, mutlu, rüyada... Yerde... Gökte...

Thursday, July 31, 2014

Her bir damlası bir okyanus kadar...

Yağmur yağdı, çok yağmur... Her bir okyanus tanesi yer yüzüne düştü... Bir tanesi de denize... Üşüdü, ıslandı, buharlaştı, yine yeniden düştü denize...

Camlardan süzüldü usul usul bazen... Bazen hırçınlığını çıkardı aynı camlardan... Cam kırıklarından, can kırıklarından...

Mürekkeplerle ne alıp veremediği vardı hiç bilmediler. Sessizdi, kimi zaman bir gonca yaprağında bir aşkın nazar boncuğu, bir tatlı yorgun bakışın ıslak parlaklığı, bir haykırış, bazen bir isyan, bir diriliş... Bir şemsiyenin renkli yansımalarından kayıp dehlizlere düşüş... Ama hep sessiz hep suskun... İşte o yüzden mürekkeplerdeydi her zaman; dile gelmek için...

Bir çocuk çığlık attı. Derin bir çığlık... Derin bir kuyuya düştü, korkuyla, özlemle, özlemin sebep olduğu acıyla, öfkeyle, kederle, yalnızlıkla, yalınlıkla... Kayboluşunun hikayesiydi kuyulardaki derin çığılıkları, öylesine sessiz, içten, yaralı, yarım, yarık, kırık.. Aradık Mevlana'nın Şems'i aradığı gibi kuyularda, kuytularda, tutamadık elinden hikayesinin, hikayemizin...

Kimseye duyuramadı, duyurmadı sesini, mürekkepler bildi, dinledi, dillendi yalnızca... Zehirli mürekkeplere yatırdı acılarını, sebeplerini. Kırıkları, yaraları, yırtıkları iyileşmedi, deniz yırtıldı, gök içine düştü, sessizce kayboldu okyanuslar denizlerde, dehlizlerde, kuyularda, karanlıklarda...

Sessizdi çığlığı bir su damlası kadar ve mürekkeplerdeydi her bir damlası bir okyanus kadar. 

Wednesday, April 03, 2013

Gül Kurusu



Bir telaş uyandım telefonumda beni uyandırmak isteyen cevapsız çağrılar, kimbilir kaçıncı ertelemeden sonra pes etmiş alarmım… Ödevimin son teslim saatleriydi, bir gece önce tamamlamıştım yalnız temiz bir çıktısını alıp aramın nahoş olduğu profesörüme teslim etmem için acelem vardı. Bir göz odamın içinde benim ve oda arkadaşım için konmuş birer demir karyola, kapakları eskimişlikten ya da sanki kimleri nasıl mezun ettiğini anlatmak ister gibi gıcırdayan raflı birer çalışma masası, kapısına demir kilit asarak kapatabildiğimiz yine demirden dolaplarımız ve dışarıyı görebileceğimiz gül kurusu perdesi olan ufacık bir penceremiz vardı. O zamanlar yaşımın da hayatımdaki dertlerimin de odam kadar dar, küçük, gıcırdayan, demirden ve gül kurusu renginde olduğunu düşünürdüm de büyüdüm sanırdım… İki kişinin yan yana ayakta duramadığı genişlikteki odamda bir telaş hazırlandım ve kendimi dışarı attım bloktan. Saate baktım, o zamanlar yeni yeni fark ediyordum yelkovan ruh halinize göz kırparak dönen ince bir parçasıydı saatin… Uykunun en tatlı yerinde alarmı 5 dk ertelersiniz ama sanki o 1 sn sonra çalıverir; ne zaman ki en mutlusunuz en derinlerde hiç bitmesin ister gönlünüz gitme vakti çabucak geliverir; en stresli anınızda hele de bir şey yetiştirmeniz gerekiyorsa yelkovan rüzgarla dolmuş çift yelkenini çeker direklerine ve geçip gidiverir her bir dakika limanının önünden. O gün de öyle olmuştu, adımlarımı hızlandırdım, yelkovanla yarıştığımdan mı yoksa geç kalırsam pek de nazik olmayan profesörüme duyduğum çekinceyle mi bilmiyorum. Kampüsün içindeki fotokopiciye varıp da kapıyı açtığımda yanaklarım al al olmuştu, hissediyordum sıcaklığını telaşımın. Ders saati çoktan geldiğinden içeride pek fazla öğrenci yoktu. İçimdeki gül kurusu, demirden, dar telaş büyük bir tezatlık oluşturuyordu içerideki sessizlik ve sükunetle. Kasadaki adam gazetesini almış sabah kahvesini yudumluyordu, sırada gazete almayı beklediklerini sonradan anladığım bir kişi vardı yalnızca. Şanslı günümdeyim dedim, önümdeki kişi nazikçe sırasını bana bırakıp gazetesini almak için yan taraftaki kasaya geçti. Saate baktım, yelkovan hınzır bir çocuk gibi, yakın çekim bir film karesi gibi, üzerine basa basa tik tak seslerinin ağır ağır ilerliyordu benimle oyun oynar gibi… Çıktılarımı elime aldığımda rahatlamıştım biraz daha yanaklarımın rengi pembeye çalmıştı bu kez bu ince huzur haliyle. Bana yardımcı olan içerideki sükunete ve herkese teşekkür etmek ister gibi gülümsedim çıkarken arkamı dönüp. Profesörüme gidip ödevimi teslim ettim, Kampüste ünlü bir müzik dehasının adıyla anılan bir kafeye gidip kendimi bir kahveyle ödüllendirdim. Bir çok defa gittim oraya çok kahve içtim, ama hiç biri o gün ki kadar sade olmadı. Bugünlerde her yudumun yanına yakıştırdığım sigaram yoktu elimde o gün, karşımda oturan dostlarım farklıydı, elinden tutup yürüdüğüm kalbim bugün ki gibi değildi… Çok zaman sonra anladım o gün sıradan tatlı bir Ankara değildi… Şimdilerde gül kurusu renginde hala hayatım, demirden kilitleri artık dolaplara asmıyorum, gıcırdayan kapaklar değil kapılar artık… Yanaklarımı al al yapansa artık telaşım değil bugünlerde. Gözüme kirpik kaçtı dostlarım, ondandır yanaklarımın ıslaklığı aldırmayın. Bir bahar İstanbul'u düşürdüm cebimden Ankara'nın dehlizlerine aktı yağmur sularıyla… Bir kahve, bir nefes, bir nota, bir damla… İçlendim, içerledim bulamadım. Belki bir zaman sonra dökülür yine boğazın serin sularına ve salacaktaki o küçük kahvede yudumlarken kahvemi bulurum. Yelkovan mı ? Aramız pek iyi değil bugünlerde…

Thursday, March 14, 2013

Bir Film, Bir Oyun, Bir Rüya

Bir filim izledim ya da bir filmi izler gibiydim. Bir oyun oynadım, ya da aslında ben de bir oyundum... Bir rüya gördüm, bir macera yaşadım Harikalar Diyarında gibi... Ya da belkide rüya içinde rüyadaydım başını hiç hatırlamadığım, hep ortasından başladığım... Karıştım, kapıldım, zaman ben anlayamadan aktı. Bir defterin köşelerine çizilmiş çizgi karakterler gibi birileri defteri hızlıca köşesinden tutup izledikçe ben aynı senaryoyu tekrar tekrar yaşadım. En nihayetinde düştüm defterin köşesinden, belki de atladım ya da atıldım... Kendine bir çizgi bulmaya çalışan siyah bir karakter gibi düştüm ya da düşürüldüm. Ayağa kalktığımda gördüm kanayan yerlerimi, fena düşmüştüm. Bir film karesinde hastanede uyandım, yaralarım sarılırken... Yine bilemedim hangi masalın içindeyim. Narkoz verdiler bana, hiç uyumak istemezken; uyanmak istemeyişimden... Uyudum, ne kadar uyudum bilemeyecek kadar... Rüyalar dizisinde uyandım, emin olamayacak kadar... Aynalı bir odaya düştüm; görüntümü bulamadım, hiçlik kadar derindi. Korktum, kayboldum... Kayboldum sandım... Tekrar uyandım; kırık, yanık, yırtık, eski... Bir Ayna, bir Ben, bir şey Eksik... 
Hani mimarlar bir binayı inşa etmeden önce maketini hazırlarlar; ağaçlar, binalar, havuzlar, çocuk parkları ve küçük insan modelleri... İşte ben de çocukken rastladığım bir makete bakarak bir hipotez üretmiştim, küçük bir kızın büyük hayal gücü ve o yaşlarda sahip olmadığım kuantum bilgisine dayanan belkide. Bugün 2013 yılının mart ayının tam ortasında 5 yaş hipotezim, hayat deneyleri ve deneyimleriyle gerçekliğe doğru mu gidiyor diye düşünmeye başladığım gün...

Aslında evren bir maket, ve evrenin yaratıcısı o kadar nizamlı bir hazırlık yapmış ki, kaderlerimizi inşa ederken, bizler yerleştirildiğimiz kader çemberinde dönüp duruyoruz sadece... O yaşlarda bazen bir elin uzanıp beni maketten alıp çıkaracağını ve gerçekliğe koyacağını düşünüp korkardım, ya sevdiklerim orada kalırsa ve bu yen, gerçeklikte onları bulamazsam diye. Bu ölümü anlatan bir metafor değil, samimiyetle bir sanal maket evren birde gerçeklik olduğuna inanıyordum. Çok zaman sonra bunun mağara metaforuyla felsefede yer aldığını ve o gerçekliğe felsefede idealar dünyası dendiğini öğrendiğimde anladım, bu fikir yeni bir şey değilmiş.

Duruma erken uyandığımdan mıdır bilinmez ben maketin içinde hep yer değiştirdim. Şimdilerde o korktuğum şeyi yaşamak istiyorum; bir el uzansın ve beni bu bulunduğum maketin içinden alıp bilmediğim ışık yılı uzaklıklardaki gerçekliğe götürsün istiyorum. Belki zaman hızlı akar bu yolculukta ve ben kötü bir rüyadan uyanır gibi, fırtınadan kurtulan yarı yıkık harap bir teknenin güneşli bir sahile vuruşu gibi mutlu gerçekliğime uyanırım.

Ben hazırım. bu sanal dünyanın sahte olan herşeyiyle kaşılaştım. Evrenin yaratıcısı sana seslenmek istiyorum, artık bizleri gerçekliğe hazırladığın bu maketten haberdarım. Tüm sahte yüzleri, sahte yaşamları fark ettim. Benim gerçekliğime götür beni, orada sahte olmayan insanlarla bir arada bir hayatım olsun. Yine sabah olsun, yine gece olsun, yine mutluluk ve üzülmeler olsun elbette ki kötüyü görmeden güzel olanın kıymetini anlayamayacak kadar körleşmesin gözlerim, aklım. Bu sana benim bir mektubum olsun.

Bir karmaşanın içinde zihnimizin körlüklerinde yaşarken algılamak zordur esas olanı. Oysa gerçekten görebildiğimizde bütün çıplaklığıyla önümüze seriliverir her şey. Yaşam biz insanoğlunu yoğururken, yorarken, mühim olan gözlerimizdeki, yüreklerimizdeki ve zihnimizdeki perdeleri kaldırabilmektir. Ancak o zaman kaderimiz bizim hayatlarımıza en güzel şekli verebilir ve en doğru biçimde pişebiliriz...

Henüz 5 yaşındaydım ama mağara metaforunun anlatılan kadar basit olmadığını düşünebiliyordum ben. O gün düştü ilk tohum içime ve bugün benim tüm sahteliklerle yüzleştiğim o büyük gün. Şimdi bekliyorum... Kendime dönmek için, kendi gerçekliğim için...

Monday, June 11, 2012

Sessizlik Aslında...

Sessizlik adımlarını gizleyemeyecek kadar gürültülü geldi bugün. Seslendim, kendi sesim yankılandı karanlıklardan.
Bulutları yumuşak kuş tüyü yataklara benzettiğim yaşlarda, kim gözümden bir damla yaş getirse içime attığımdan olsa gerek ki şimdi susmak fasulyenin tepesinde yaşayan bir dev gibi aynada bana bakıyor. Uzanıp aynaları kırmak geliyor içimden; eskiler uğursuzluk diye öğretmeseydi eğer, erdem suskunluğu alıp omzunda taşımaktır demeselerdi...
"Özür dilerim, sen! Evet senden! Hani sen kimliğini her nerede düşürdüğü belli olmayan; ceplerini yokla! Hala söküklerinde takılı kalan bir kaç kırıntı kalmışsa çerez niyetine arada ağzına attığın anlayışlı tavırlarından... Yırtık, yitik, yanık kokulu lakırdılarını çıkar at artık... Yakışmamış bu elbise sana, kabını bulamadıkça eskinin "hayır" diyemeyenlerine koşup onların cebinde saklanamayacağın gerçeğiyle yüzleşmelisin. Hani sen şimdi arıyorsun ya kendini, "adam" oldun sanıp, duvarda en son ergenlikte çizdiğin boy çizgisiyle yarışa tutuşuyorsun ya, hani sen öne geçmişsen eğer çocukluktan kalma bir alışkanlıkla büyüdün sanıyorsun ya, nerden kaldığı belli olmayan tüm yapışkanlığınla bir kuşun kanadına tutunmaya çalışıyorsun ya seni de uçursun diye... Vapurdan attığın simidi kapmaya atılan martılar sürüsüne alışman ne yazık... Sen evet senden özür dilerim kafesin kapısını ben açtım, ben bıraktım o kanatları özgürlüğüne ama sen koşup kanadına yapışıp seni de uçurmasını iste diye değil. Gerektiğinde seni o kanattan silkelemeyi bilsin, öğrensin diye. Bu düzen bozuculukla zahiride oluşan senden de mi korkmazsın, bir gün karşılaşır gibi sokak ortasında... Köşedeki lambanın dibindeki siyah kedi var ya hani işte onun aslında seni beklemediğini, yarattığın alaca karanlıkların birikmediğini o pamuk kedinin bedeninde bilebilir misin ?
Ben bir fasulye attım toprağa yeşersin diye, biz mutlulukla besledikçe, her filizini gördüğümüzde duyduğumuz heycanda yanaklarımdan akan nehirlerle suladın filizlerimi/zi...
Aa unutmadan bundan böyle seni köşede bekleyen kediyi, akmasına sebep olduğun yaşların senin tependeki kara bulutlardan yağacak yağmurlar olduğunu, ben ve filizlerime asla zarar vermene müsade etmeyeceğimi bir keseye koyup sana veriyorum şimdi hiç yanından ayırmaki düşürdüğün saygının yerinde ağırlık etsin... "
Kendimi avuttum, düşlerimin avlusunda. Sözlerim karanlıkta yankılandıkça benim bahçemde gamzeler açtı. Cemreler ard arda düştü sanki. Gül ve bülbül huzur buldu sanki ılık esintilerin bahar çiçeklerini uçurduğu avlumda.
"Sen! koy biletini cebine sonbaharı çizdiğin sahnelerini de al valizine koy ve uzak dur gül ve bülbülden... "
Son tren kalktı ve ben aleve verdim o istasyonu...


Saturday, June 09, 2012

Renkler ve Müzikaller

Evimin balkonu ucunu göremediğim yeşillik bir alana bakıyor. Haliyle kuşların cıvıltısı da gece gündüz eksik olmuyor. En çok da sabaha karşı arkadaşlık ediyorlar belki kahkahalarınıza, belki gözyaşlarınıza, belki de sadece uyku mahmurluğunuza... Deniz ne de güzeldir şimdi hani çarşaf gibi derler ya... Ya sahilin o sessiz sakin dalga sesleri... Düşüncelere dalarsınız o sahilin sularında. Sabahın erken saatlerini ayırırsınız düşüncelere kimse duymasın, kimse bilmesin diye. Çünkü her yıl bahar geldiğinde her insan kendine bir renk seçer doğadan ve her renk farklıdır. Her renk farklı bir ifadeye sahiptir. Düşüncelerimizi sabahın erken saatlerindeki beyaza ya da gecenin karanlığına saklamamız bu yüzden olsa gerek. Kimsenin rengine karışmasın,  kimse de bizim rengimize karışmasın ki bulanık bir hal almasın zihin tablomuz diye. Silmek istediğimiz her şey için gözyaşlarımızı kullanırız aslında. Ağlayınca yıkandığını, aktığını belki yeniden bembeyaz olacağını sanırız. Belki bu yüzdendir zihnimizi her bulandıran rengin ardından ağlayışımız. Kahkahalar gündüzün renklerine yakışır, paylaşıldıkça, onaylandıkça, gökkuşakları belirir, doğanın tüm hareketliliği zihnimizde sadeleşir hayat bulur anlamlanıp. Gözyaşları sonrası bu anları hatırlamek yeniden rengarek zihinlerimize dönme isteğindendir.

Kimi zaman da benim gibi Güneş kendini göstermeye başladığında renklerinizi sorgularsınız, bulanık mısınız yoksa rengarenk mi buna karar veremeden gün sizi içine çeker ve yoğurmaya başlar. İşte bu anlarda sadece kuşları, yeşilliklerin hafif esintiyle dansını, sahilin bir kedi gibi mırıltısını dinlemek, izlemek iyi gelir.Siz de sokuluverirsiniz bu müzikalin bir kıyısına...

Tuesday, April 27, 2010

kül kedisi

Bir "İstanbul" günüydü; hafif serin, bir kaç damla yağmur, bir kaç damla güneş... Evin yakınlarındaki yerde tüm gün kahve, çay, gazete oyalanıp durduktan sonra yağmur güneşi de yıkadıktan sonra gökyüzünden... Bir anda fırlayıp çıkıverdim. Nereye, neden yürüdüğümü bilmeden. Yollar geçtim, köprülerin altından yürüdüm... Üşüdüm, ürperdim; düşüncelerim durdu... Bir yerde... Nerede olduğunu bilmeden... Tam da yolun ortasında - Nereye gidiyoruz? Dedim. -Bilmiyorum. Dedi. Yürüdük yine, kah konuşarak kah sessizlikte... Çoğunlukla susarak, ve suskunluklarımızda konuşarak sessizce, suskunluklarımızın da konuştuklarını sessizce duymazdan gelerek... Yol uzun değildi, ama susunca uzadı yol; sessizlikler dizilip önüme yüksek basamaklar oldu. Bir alışveriş merkezine varmıştım. İçeri girmemle çıkmam uzun sürmedi; bana iyi gelecek olan bu değildi. Ruhum nefes almak istiyordu. İstanbulun her daim bir atardamar gibi canlı bir yerinde belki kendi ıssızlığımda kalmak; belki de etrafımdan akan İstanbullulara uymak; kafası dolu, düşünceleri konuşan, düşünceleri susan, yüzünü güldürebilmek için bu şehrin nefes alışına tanık olmak, nabzına şöyle bir dokunmak isteyenlerdendim... Bilemeden ve düşünmeden tuttum ellerimden, soluğu önce Üsküdar'da aldım, ilk vapura atlayıp serin gecenin koynunda Eminönüne indim... Düşlerim gülümsedi, benim yüzüme yansıdı... Araya taraya tüneli buldum, bir nefeste, bir acele nefeste, ve bir sakinleyişte; İstiklaldeydim. Yürüdüm, çok yürüdüm belki de az... Bilmiyorum, ellerinden tuttuğum düşlerim gülümsedikçe, daha yeni yağmur düşmüş İstiklalin ortasından yürümeye devam ettim, benliğim güneşi yıkayan yağmurlar gibi buhar olmuştu sanki, belki de tam da ellerinden tuttuğum sıcaklıktaydı. Suskunluğum, içimde konuşurken... Kese kağıdına doldurulmuş sıcacık kestaneler ellerimi ısıttı. sokağın ortasında, kimseye aldırmadan afiyetle yedim, biraz da ruhumu besledim, o yanık kokan kestanelerin kokusuyla. Bir ıslak hamburgercide karnımı doyurdum, belki de İstiklale gelmiş olmanın hakkını vermek için yedim. Bilmiyorum, ellerinden tuttuğum düşlerim doydukça ben doydum... O kırmızısı beni çağıran tramvaya attım kendimi, insanları, etrafı izlerken, kısa bir yolculuk yaptım ve ilk durduğu yerde bir kahve dedim. Bir orta şekerli Türk kahvesi nasıl da iyi gelirdi bu güzel akşama... Cezayir sokaktaki teraslardan birine çıktım, kahvemi söyledim. Heyecanı her halinden belli, biraz da çekingence bir kızcağız elinde gitarıyla geldi. Canlı müzik vardı. O söyledi ben söyledim. O öyle bir söyledi ki, içime aktı yudum yudum... Öyle bir seçti ki şarkılarını düşüncelerim sanki yanımdan kalkıp her şeyi fısıldamıştı kulağına beni anlatsın diye... O anlattı ben ağladım... Güldüm, ağladım, gözlerim sordu, O cevapladı; sustum. Saati gördüğümde kül kedisine dönüşme zamanı gelmişti bu rüyadan... Koşarak son Eminönü-Üsküdar vapuruna zor yetiştim; tatlı tatlı çarpıyordu kalbim. Dışarıda bir yer seçtim kendime ve düşlerime ve düşüncelerime... Sarılıp oturduk ısınmak için deniz esintisinde... Şarkılar mırıldandık, özledik, sustuk...

Uyandığımda yatağımdaydım, ve yine kül kedisiydim. Balkabağımla, camdan ayakkabılarımla ve bir daha ne zaman gelir bilemediğim peri kızının hayaliyle baş başa...