Monday, December 07, 2009
ya ben belki de benden içeri ben
Friday, October 30, 2009
siyahlar "Gece" oldu
Sunday, September 27, 2009
bir parça "gece"
... Açık duran kapıdan kendimi dışarı gecenin kucağına atıverdim. Yıldızlar üstüme üstüme kayıyor dilek tutamadan kayboluyorlardı. Gölün kıyısına varınca baharın temizlediği lacivertte dilek yıldızımı aradım, yoktu herzaman durduğu yerde değildi. Oysa son bir dilek tutmak istemiştim. Sadece bir dilek... Diğerlerine göz gezdirdim, hiç biri onun kadar parlamıyor ve onun gibi gülümsemiyordu bana. Bir tanesi bile bir umut vermiyor göz kırpmıyordu bu gece. Çaresizce bakakaldım gökyüzüne gecenin hafif esintisi omuzlarımdan saçlarımı kıpırdatırken. Dalıp gittim derinlere. Sahneden sahneye koştu gözlerim. Bir bir tüm hatıralarım diz çöktü önümde iyiler, en şahane ödülü: bir tebessümü yeterli bulurken, kötüler bir kaç damla gözyaşına bile itimat etmediler. İyi ki de etmeden çekip gittiler. Koyu gece sardı her yanımı ve onunla beraber ürperten bir korku eklendi yalnızlığımın yanına. ...
Wednesday, September 23, 2009
Mekansız..
Ve ben bu kadar parçaya bölünmüşlükle elimdeki iki onluk iki bozuklukla şimdi, başka mekanlarda, aitsizliğimi kabullenip içeriye akıtıyorum şimdimi...
Friday, September 04, 2009
Gözlerim kapalı...
Sıcak bir yaz akşamı balkondaki yeşil yapraklar arasından geceyi izledim. Siyahi gökyüzüne, boş sokağa, karanlık pencerelere, aydınlık pencerelere baktım bir bir… Işığın ardında yaşanan hikayeleri düşündüm. Kimbilir, kimlerin dileklerine sırdaş olmuş parlak yıldızlara baktım. Gecenin kokusunu, sıcaklığını, karanlığını içime çektim gözlerimi kapayıp bir nefeste… Derin bir karanlığın içinde, beyaz kanatlarımla yıldızların arasındaydım. Kadife bir kumaşa tutturulmuş irili ufaklı parlak mücevherler gibiydiler. Sedeften dolunay, geceyle beraber balıkları siyahına saklayan denize vuruyordu ışıl ışıl… Ben derinliği olan bu kadifede sarhoşluğumu yaşarken; kanatlarım beni, denizin ince dalgaları ayaklarıma değerek kumsala bıraktı; yürümeye başladım kumların üzerinde. Gün ışığının yaktığı kumsal, şimdi geceye eşlik ederek ama yaza tezat düşerek soğumuştu. Yürüdüm, belki çok uzun saatler, belki de çok kısa saniyeler boyunca… Bir başıma değildim o kumsalda hissediyordum ya, göremiyordum hissettiklerimi. Kulağımda dalgaların, kumda bıraktığım izlerin, ılık esintiyle kıpırdayan yumuşak kanatlarımın sesleriyle yürüyordum. Uzanıp tutamadıklarımı düşündüm. Hissedipte göremediklerim kadar yakındılar bana. Serin kumların üzerine oturdum, elimde bir kağıt bir kalem. Kalemi aldım önce elime; avuçlarımda hissettim, silinebilir olanlardan değildi. Bu yüzden mi bilinmez, daha evvel yazdıkları da silinmemiş mürekkep kutusunda sıkışıp kalmıştı. Hepsini okudum tek tek, kelime kelime içtim kalemin yazdıklarını. Şimdi benim ellerimdeydi, benim ellerimden zihnimden dökülecekti kelimeler kağıda ve döküldükçe bir bir mürekkep kutusuna saklanacaklardı. Sonra kağıdı aldım ellerime, dokundum gözleri görmez biri gibi parmak uçlarımda hissettim tertemiz sayfayı. Bakıyordum ya, gülümsüyordu bembeyaz, kanatlarım gibi… Dokundukça fark ettim. Nice yazılana sırdaş olmuştu, dilek yıldızları gibi. Yeniydi yeni olmasına kullanılmamıştı ama, geri dönüşümden gelmişti belliki yeniden dünyaya, yada ben o an her neredeysem o rüyaya… İzler vardı, tam da kalbinin içinde taşıdığı izler, kelimeler, mektuptu belki bir sevgiliye, bir veda mektubu, belki de bir aşk ilanı taşıyordu, ufak bir not, belki de karalama kağıdıydı bir yalnızın ellerinde, belki de bir kararsızın ellerinde… Yazmak istedim, yazdıklarımla beraber kağıdı bir kuş yapıp kadifeye iğnelemek, yada beyaz bir gemi yapıp dalgaların arasına bırakmak kimsenin olmasın, yeniden doğmasın diye.
Sunday, August 02, 2009
Melis Harikalar Diyarında...
Wednesday, February 04, 2009
Kaybolan ben miyim; yoksa aradıklarım mı ?
Gece ne zaman güneşe gebe kalacak ? Işıklar ne zaman yıkayacak karanlıkta yolunu kaybetmiş yüzleri ? Sıcaklığı ne zaman saracak üşümekten büzüşmüş karanlık yolcularını ? Yağmurda kalmış ıslanmış kedi yavruları yer bulabilecek mi kendilerine... Ne zaman çekip gidecek bu ruh bu bedenden ? Özgürlüğüne ne zaman kavuşacak ? Sorularla boğuşuyorum. Yağmur kirpiklerimden sıyrılıp yanaklarıma akıyor yüzümdeki makyajı temizlemek isteyerek ama daha da çok kirleterek… Tüketebilecek miyim bu yağmurları…
Ceplerime doldurdum taşları yolumu kaybetmeyeyim diye; ağırlaştıkça yürüyemiyorum. Oysa her birini tek tek özenle alıp yamukları, kirli olanları atmıştım. Küçük mutluluklar getirecekti onlar bana her biri tek tek özenle yolumu çizecekti bende takip edip o hiç bulamadığım aydınlık sokak başına ulaşacaktım. Şimdiyse bir labirentte çıkmaz sokaklarda karanlıklara yürüyorum. Taşlarım ağırlık yapıyor bana ceplerim yırtılmak üzre… Oysa lazım onlar bana yolumu bulacağım ben onlarla. Uyudum; uyandığımda belki sabah olur diye bir sokak köşesinde; yine geceye uyandım. Puslu aya analık eden lacivertte hapis kaldım. Bir güneş damlası ilanı verdim bulutlara, gökyüzüne, yıldızlara… Siz daha yakınsınız ona diye diye yalvardım. Ne gelen var ne giden… Parlak bir güneş damlası arıyorum; bedeli bir ömür… Sade, karmaşıksız, parlak, açık renk…
Denizin ortasında bir kayıp martı gibi kıyıyı görüyor olmayı nasıl isterdim. Bir kayık, bir kürek ve bir kurtarıcı… Şimdi göremediğim sahilden çok uzaktayım…
Kayboldum zihnimin yasaklı düğümlerinde…
http://melisyldz.blogspot.com/2007/01/kayboldum-zihnimin-yasakl-dmlerinde.html
Saturday, January 31, 2009
Çok eskilerden bir kısa hikaye...
Sabah kalktığım bir önceki gecenin ağırlığı hala göz kapaklarımdaydı. Mutfaktan bir bardak su içtim. Boğazım düğüm düğüm olmuştu; yutamadım o bir damla suyu. Gözüm elimdeki bardağa takıldı; en az benim kadar kırılgan ve pembeydi... Onu aldığım gün bir dizi anı oldu aktı gözümden. Her sahnede dolan gözlerimden. Bu sabah bir başka bakan gözlerimden. Toparlandım ani bir silkinmeyle banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. O ana kadar hiç aynaya bakmadığımdan olacak kendimi taanıyamadım. Nasıl dedim nasıl bu hale geldim ben. Hani o güzel gülen gözlerim nerdeydi artık, dudaklarımda neden kendine dahi sahte bir gülümseme vardı, yüzüm neden böylesine isyankar bi şekilde bana ne yaptın diye bağırıyordu? Bulamadım sorumun cevabını... Kimbilir hangi kitabın arasında, hangi sinemanın yolunda, hangi yalnız şehirde bırakmıştım bir bir parçalarımı. Düşündüm bulamadım... Unuttuğumdan mı yoksa unutmak istediğimden miydi bu kayıp hafıza hali onu da bulamadım... Gece karanlığında el yordamıyla bulup üzerime geçirdiğim gecelik ıslanmıştı; elimi yüzümü yıkarken. Yıkayıp akıtmak istedim bu tanımadığım kılıfı üzerimden ya nafile hala aynada bana bakıyordu. Kırgındı bana, kızgındı. Nerdeydim bugüne kadar neden hiç bakmamıştım bir kez dönüp ne oluyor bu makyajın altında diye. Karşısına geçip neşeli süslenişlerimi, kendi kendime attığım aşk dolu bakışları, gülümseyince gülen gözlerimi, ilk heycanı... Aradım hepsini sordum tek tek ama yoklardı artık beni terk etmişlerdi. Dışarda bana inat olsun diye yağan bir yağmur vardı, içimdekine kardeş olmak istercesine. Gök deliniyordu, içimde ortada bir yer gibi... Bir kahve dedim iyi gelir bana eskiden de gelirdi ya... Uyumadığım gecenin, gecelerin uykusuzluğunu alır; içimin paslı tadını düzeltir belki birazcık diye düşündüm. Peki ya uyuduğum yılların yaşanmışlıklarını, kaçırılmışlıklarını ne getirirdi geriye. O uykular şimdi neden doyurmuyordu uykusuzluğumu? Düşündüm yine bulamadım yine bulamadım...