....................Artık öyle içten gülmüyor yüzüm uzun süredir. Çocukken mutluymuşum ben yada mutluluk sadece çocuklara var bilmiyorum. Kimbilir belki de bu yüzden içimdeki şımarık çocuğu hiç büyütmüyorum...................
Friday, September 14, 2007
Friday, August 10, 2007
geceden sabaha...
Ne geceler vardır yanıp sönen ışıkların altında
Yanıp sönen hayatlar barındırır
Ne hayatlar var gecenin karanlığında yaşanan
Yanıp sönen yıldızlara bedel
Ne yıldızlar var gökyüzünde
Ay dedenin masalını dinleyen
Ne masallar var ay dede'de
Gerçek olsa dedirten
Ne gerçekler var hayatta
Kabus olsun uyanınca bitsin diye beklenen
Ne kabuslar var rüyalarda
Gecenin koynunda gerçekle bütünleşen
Ne geceler var yanıp sönen ışıkların ardından
Güzel sabahlar getiren
Ne sabahlar var mavi semasıyla
Yanıp sönen hayatlara huzur veren..
Yanıp sönen hayatlar barındırır
Ne hayatlar var gecenin karanlığında yaşanan
Yanıp sönen yıldızlara bedel
Ne yıldızlar var gökyüzünde
Ay dedenin masalını dinleyen
Ne masallar var ay dede'de
Gerçek olsa dedirten
Ne gerçekler var hayatta
Kabus olsun uyanınca bitsin diye beklenen
Ne kabuslar var rüyalarda
Gecenin koynunda gerçekle bütünleşen
Ne geceler var yanıp sönen ışıkların ardından
Güzel sabahlar getiren
Ne sabahlar var mavi semasıyla
Yanıp sönen hayatlara huzur veren..
Wednesday, June 27, 2007
Hayata geç kalmamak gerekir...
İnce ince müzik çalıyordu başucumda duran bilgisayarımdan, klimanın kumandası uzağımda kalmıştı ama kalkıp alacak gücüm yoktu. Yanı başımda katlı duran pikemi örtmekle yetindim; hasta olacağım diye geçirdim içimden. Islak saçlarım yastığıma dağılmış bedenim üşüdüğünden olsa gerek kıvrılmıştı. Biraz daha uyumaya çalıştım zor olmadı dalmak yeniden düşler diyarına. Altkattan gelen mutfak tıkırtılarıyla uyandım ikinci kez; işten dönen annemin yemek hazırlığı sesleri olduğunu düşündüm önce; kilidi tam oturmadığından arkasına kutu koyduğum kapıma baktım hemen. Hiç açılmamıştı... Eğer mutfaktaki annemse önce mutlaka beni öper öyle yapardı diğer işlerini. Korktum bir an için kardeşimle yalnızdık evde ve uyuya kalmıştım. Gidip kontrol ettim üst kattaki her yeri bir bir... Mutfaktan babaannemin dedeme seslenişini duyduğumda içim rahatlamıştı artık. Kızmıştım beni uyandıracak kadar gürültü yaptıkları için ama... Odama geri dönüp biraz daha mayıştım yatağımın içinde; o sırada tül perdenin arkasından gökyüzü takıldı gözüme. Mavisini güneşe; morunu, lacivertini, siyahını geceye adayan... Ne garip bir sonsuzluğa sahip şu gökyüzü. Uçsuz bucaksız... Masallara konu olan derinliği beni de büyüledi bu akşamüstü. Mavi semaya daldım dakikalarca; düşünceler,düşler sardı her yeri. Hayata geç kalmamak gerekir diye bir cümle çıkıverdi ağzımdan tüm bu düşlerin seneryoları odamı sahne seçmişken anlamsız bir dalgınlık sardı beni...
...
17 Temmuz 2007 den önce
...
...
17 Temmuz 2007 den önce
...
Tuesday, June 26, 2007
mutluluk kime?
Küçücük ufacık bir kızdım bir zamanlar. Şimdi yüzümde hafiften o günlerin masumluğunu taşıyan bir gülümsemeyle yazıorum bu satırları. O zamanlardan bu yana bir resim bir de kitap sevdamdan vazgeçemedim ve tabi bir de yazmaktan. Kreşe giderken başladı kitap ve resim sevdam. Daha dört yaşındaki çocuk ne anlar kitaptan demeyin; ben okuyamazdım ama dedeler tonton nineler neden varlar ki torunların hayatlarında... Her sabah ayrı bir telaş evin içinde
-Hayır ben onu giymem öbür elbisemi giyeceğim, saçlarımı da toplamayıp açık bırakacağım.
-...! Ama kızım bak kış şimdi üşürsün o elbiseyle gel bak bu pantolon ne kadar yakışıyor sana saçlarını da at kuyruğu yaparız?
-Hayır bananee benim saçlarım açık daha güzelmiş öyle söylediler...Onu da giymeyeceğim...
-... Of senin şu inadın yok mu !
(kapıdan çıkılacağı sırada son bir heycanla geri adım atılır ve...)
-Bana ne kitap alacaksın bugün ?
-..! HADİ KIZIM geç kalıyoruz yolda konuşuruz!
-HAYIR! Bana kitap almazsan gitmem kreşe. GİTMEM İŞTE!
-TAMAM MELİS! Kızıyorum ama artık hadi işe geç kalıyorum.
Yolda kısa kreş yolunda uzun uzun kitaplardan konuşulur, masallardan, hikayelerden, ezberlediğim şarkılardan söylenir masallara ait hepsi elbette. Anneyle tüm pazarlıklar yapılır ve anlaşmaya varılır kreş kapısının önünde; iş çıkışı annem beni almaya gelecektir ve birlikte yeni kitabımızı almaya gideceğizdir. Koskoca bir yıl 365 gün aynı pazarlığı yapmışım ben değerli ve sabrına hayran kalınası anneciğimle. Ertesi yıl kreş bitmiş artık beş yaşına basmış bir abla olmuştum herkesin gözünde. Dedemin dizinde üşenmeden bıkmadan dinlediğim kitapları bir bir yutmuş ezberlemiştim. Öyle ki yine o sene içersinde yapılan bir video kaydında elime verilen kitabı virgülündeki vurgusuna kadar dikkat ederek okurcasına sayfaları tam da doğru hecede kelimede çevirerek bir bir söylemişim. Annemle babamın yüzünden bu başarımın memnuniyeti okunuyordu yine videoyu izlerken. Bunun yanı sıra bir de resimden vazgeçemiyordum kitap dinlemenin yanında. Biten boyama defterlerinin yanı sıra defter defter kendi başıma çizdiğim resimler vardı 17 ağustos depreminde evimle beraber toprağa karışana kadar. Anaokulu yıllarında kitabın yanı sıra resim yeteneğim ve elbecerilerim de gelişmiş. Oldukça başarılı makas kullanırdım mesela hala daha öyle olduğunu düşünüyorum. Bir barbie bebek kolleksiyonum vardı; 30 u geçik dışarda oynadığım BARBİE vardı bir o kadar da dolapta kutularından çıkarmadıklarım vardı. Sezonlara bölmüştüm oyun zamanlarımı yıl içerisinde annem kışlık yazlık dolaplarını hazırlarken ben de bebeklerimi değiştiriyordum. Giden bebeklere -ki kendileri sadece dolaptaki kutulara giriyor- üç katlı babamın eliyle yaptığı barbie bebek evimde veda partileri düzenliyor onlara çeşit çeşit mutfak bezlerinden, annemin dikilen kıyafetlerinin artan kumaşlarından elbiseler dikiyordum. Komşuların çocukları benimle oynamayı çok severlerdi; her yeni oyuna başlarken klasik çocuk oyunlarında olduğu üzre anne babalar yoktu bende. Her oyunun ayrı bir seneryosu olurdu. Daha sonraları yaşım iyice ilerleyip okuma yazmayı öğrendiğimde bu seneryoları kaleme almaya başladım. Şimdi bugün oturup şöyle bir düşündüm bu yazıya başlamadan önce: evdeyim boşum dışarıda hava sıcak ne yapabilirim diye... Ama yok bulamadım. Eskiden paten kaymak için akşamüstü serinliğini dört gözle beklerdim, hayaletli evde acaba dün gece neler olmuş onun merakı sarardı beni, Cem puzzle yapıyordu geçen akşam gittiğimizde acaba bitirdi mi nasıl oldu diye düşünürdüm, kendimi oyuncaklarıma verir yeni seneryolara dalardım saatlerce, kitaplar olmazsa olmazımdı elbette... Ya şimdi yine kitaplardayım ama diğer tatlar yok çocukluğumdan damağımda kalan. Artık arasıra yağlı boya yapıyorum... Ellerimi boya yaptığım için annem kızmıyor artık ama pastel boyalarımla sekiz güneş çizdiğim bir resmin içindeki ip atlayan kız yada uçan bir kuş olamıyorum da. Büyüdükçe hayatta zevk aldığım şeyleri yapmak zorlaştı benim için. Artık öyle içten gülmüyor yüzüm uzun süredir. Çocukken mutluymuşum ben yada mutluluk sadece çocuklara var bilmiyorum. Kimbilir belki de bu yüzden içimdeki şımarık çocuğu hiç büyütmüyorum.
-Hayır ben onu giymem öbür elbisemi giyeceğim, saçlarımı da toplamayıp açık bırakacağım.
-...! Ama kızım bak kış şimdi üşürsün o elbiseyle gel bak bu pantolon ne kadar yakışıyor sana saçlarını da at kuyruğu yaparız?
-Hayır bananee benim saçlarım açık daha güzelmiş öyle söylediler...Onu da giymeyeceğim...
-... Of senin şu inadın yok mu !
(kapıdan çıkılacağı sırada son bir heycanla geri adım atılır ve...)
-Bana ne kitap alacaksın bugün ?
-..! HADİ KIZIM geç kalıyoruz yolda konuşuruz!
-HAYIR! Bana kitap almazsan gitmem kreşe. GİTMEM İŞTE!
-TAMAM MELİS! Kızıyorum ama artık hadi işe geç kalıyorum.
Yolda kısa kreş yolunda uzun uzun kitaplardan konuşulur, masallardan, hikayelerden, ezberlediğim şarkılardan söylenir masallara ait hepsi elbette. Anneyle tüm pazarlıklar yapılır ve anlaşmaya varılır kreş kapısının önünde; iş çıkışı annem beni almaya gelecektir ve birlikte yeni kitabımızı almaya gideceğizdir. Koskoca bir yıl 365 gün aynı pazarlığı yapmışım ben değerli ve sabrına hayran kalınası anneciğimle. Ertesi yıl kreş bitmiş artık beş yaşına basmış bir abla olmuştum herkesin gözünde. Dedemin dizinde üşenmeden bıkmadan dinlediğim kitapları bir bir yutmuş ezberlemiştim. Öyle ki yine o sene içersinde yapılan bir video kaydında elime verilen kitabı virgülündeki vurgusuna kadar dikkat ederek okurcasına sayfaları tam da doğru hecede kelimede çevirerek bir bir söylemişim. Annemle babamın yüzünden bu başarımın memnuniyeti okunuyordu yine videoyu izlerken. Bunun yanı sıra bir de resimden vazgeçemiyordum kitap dinlemenin yanında. Biten boyama defterlerinin yanı sıra defter defter kendi başıma çizdiğim resimler vardı 17 ağustos depreminde evimle beraber toprağa karışana kadar. Anaokulu yıllarında kitabın yanı sıra resim yeteneğim ve elbecerilerim de gelişmiş. Oldukça başarılı makas kullanırdım mesela hala daha öyle olduğunu düşünüyorum. Bir barbie bebek kolleksiyonum vardı; 30 u geçik dışarda oynadığım BARBİE vardı bir o kadar da dolapta kutularından çıkarmadıklarım vardı. Sezonlara bölmüştüm oyun zamanlarımı yıl içerisinde annem kışlık yazlık dolaplarını hazırlarken ben de bebeklerimi değiştiriyordum. Giden bebeklere -ki kendileri sadece dolaptaki kutulara giriyor- üç katlı babamın eliyle yaptığı barbie bebek evimde veda partileri düzenliyor onlara çeşit çeşit mutfak bezlerinden, annemin dikilen kıyafetlerinin artan kumaşlarından elbiseler dikiyordum. Komşuların çocukları benimle oynamayı çok severlerdi; her yeni oyuna başlarken klasik çocuk oyunlarında olduğu üzre anne babalar yoktu bende. Her oyunun ayrı bir seneryosu olurdu. Daha sonraları yaşım iyice ilerleyip okuma yazmayı öğrendiğimde bu seneryoları kaleme almaya başladım. Şimdi bugün oturup şöyle bir düşündüm bu yazıya başlamadan önce: evdeyim boşum dışarıda hava sıcak ne yapabilirim diye... Ama yok bulamadım. Eskiden paten kaymak için akşamüstü serinliğini dört gözle beklerdim, hayaletli evde acaba dün gece neler olmuş onun merakı sarardı beni, Cem puzzle yapıyordu geçen akşam gittiğimizde acaba bitirdi mi nasıl oldu diye düşünürdüm, kendimi oyuncaklarıma verir yeni seneryolara dalardım saatlerce, kitaplar olmazsa olmazımdı elbette... Ya şimdi yine kitaplardayım ama diğer tatlar yok çocukluğumdan damağımda kalan. Artık arasıra yağlı boya yapıyorum... Ellerimi boya yaptığım için annem kızmıyor artık ama pastel boyalarımla sekiz güneş çizdiğim bir resmin içindeki ip atlayan kız yada uçan bir kuş olamıyorum da. Büyüdükçe hayatta zevk aldığım şeyleri yapmak zorlaştı benim için. Artık öyle içten gülmüyor yüzüm uzun süredir. Çocukken mutluymuşum ben yada mutluluk sadece çocuklara var bilmiyorum. Kimbilir belki de bu yüzden içimdeki şımarık çocuğu hiç büyütmüyorum.
Monday, June 25, 2007
Boğazımda düğüm olmuş nefesim...
Nefesimin daraldığını hissettim o an kaçıp kurtulmak istedim... Odamın krem rengi dantelden perdesini kenara çekip dışarıya baktım önce. minik balkonumdan dışarıya karşı sıradaki evlere baktım balkonuma uzanan kayısı ağacının dallarına baktım yeşiline, sarısına, turuncusuna, pembesine... Sonra mavi örtümü, renkli kilimi, ve mavi yeşil yastığımı kapıp bahçeye koştum. Çamaşırlar yıkanmış, çamaşırlıkta kurumaya bırakılmıştı güneşle beraber...
Kendimi çamaşır gibi düşündüm bir an...=) evet evet öle düşündüm... Tersi çevrilmiş, yıkanmış ve tepe taklak edilip güneşin yakıcı sıcaklarına bırakılmış... Garipsedim sonra bende bir an için içim bir hoş oldu ters çevrilmek pek hoşuma gitmemişti. Son bi kaç gündür kendimi ters çevrilmiş hissediyorum. Dikiş yerlerim dışa dönük... Ruhumdaki küçük büyük her yama belli oluyor. Gelişi güzel dikilmişler sökülmüş makinada dönerken... Bazıları ruhumun kendine has rengine uygun dikilmemiş... Hepsi bir bir belli oluyor... eh bir de yıkanınca tabi çekmiş sanırım içime küçük geliyor son günlerde... Boşluklar oluştu ruhumu bedenimin içine yerleştirince kuruduktan sonra. Güneşin etkisiyle ısındığından iyi geldi önceleri içime bir sıcaklık doldu. Sonra yerleştirmeye çalıştıkça küçülen çeken ruhumu bedenime ince bir özenle de olsa soğudu ve artık ruhumun beynimde kalbimde nerde olursa olsun hareketleri canımı acıtıyor ve bir savaş başlıyor vücudumda uzanamadığı boşluklarda. Tam bütün bunlar film şeridi olmuş geçerken gözlerimden; minik bir miyavlama duyuldu yakınlardan. Elleri, ağzı, burnu minnacık olan bir kedi yavrusuydu gelen. Mırıldamalar sevilmek istemeler, şımarmalar... Onu severken kendimi kedi olarak düşündüm bu kez: minik beyaz bir kedi geldi gözümün önüne. Bende sevilmek istedim o an onun gibi , şefkat bekledim bende... Anne kedi duvarın dibinde belirince bizim ufaklıkta kardeşleri gibi onun peşine takılıp uzaklaştı gözden. Çimlere serilip geçen yazdan bu yana okumaya çalıştığım ama üstüne bir sürü kitap okuduğum halde kendisine bir türlü sıra gelmeyen kitabımı aldım elime. Bir solukta 92. sayfaya kadar geldim. Son 3 gündür ki bugün 3. gün okuduğum 3. kitap bu. Durup düşündüm ne kadar hızlı tüketiyorum, içiyorum resmen kitapları diye. Nasıl hasret kalmışım kitap okuyarak huzur bulmaya. Kitapkurdu derlerdi küçükken benim için; çok okurdum çok araştırırdım. Yine öyle bir telaştayım sanki... Çok okuyorum, su gibi içip bitiriyorum kısacık bir zaman diliminde; nefes gibi bir seferde çekiyorum içime özlerini. Doyamıyorum okumaya bağımlılık gibi; biri bitip diğeri başlıyor... İçlerindeki karakterleri özümsüyorum bir bir; iyisiyle kötüsüyle alıyorum zihnimin bir kenarına hepsini. Tecrübelerini tecrübem ilan ediyorum. Kendimce yenileme değişme törenleri başlatıp, artık beğenmediğim özelliklerime istifa ettiriyorum, veda partileri bile düzenlemiyorum. Hayatımdan çaldıkları her mutlu an için tazminatlarını fazla fazla ödediğimden ve ödeyeceğimden bir damla gözyaşı dökmemeye kara verdim istifalarının bana getireceği mutluluklarıda hesaba katarak. Tüm bu düşünceler beni sardığında açıkhavada olmak bile nefesimi boğazımda düğümledi. Bir anda kendimi klavyemin başında buldum. Yazmak bana iyi geliyor; evet kesinlikle şimdi daha huzurlu hissediyorum.
Kendimi çamaşır gibi düşündüm bir an...=) evet evet öle düşündüm... Tersi çevrilmiş, yıkanmış ve tepe taklak edilip güneşin yakıcı sıcaklarına bırakılmış... Garipsedim sonra bende bir an için içim bir hoş oldu ters çevrilmek pek hoşuma gitmemişti. Son bi kaç gündür kendimi ters çevrilmiş hissediyorum. Dikiş yerlerim dışa dönük... Ruhumdaki küçük büyük her yama belli oluyor. Gelişi güzel dikilmişler sökülmüş makinada dönerken... Bazıları ruhumun kendine has rengine uygun dikilmemiş... Hepsi bir bir belli oluyor... eh bir de yıkanınca tabi çekmiş sanırım içime küçük geliyor son günlerde... Boşluklar oluştu ruhumu bedenimin içine yerleştirince kuruduktan sonra. Güneşin etkisiyle ısındığından iyi geldi önceleri içime bir sıcaklık doldu. Sonra yerleştirmeye çalıştıkça küçülen çeken ruhumu bedenime ince bir özenle de olsa soğudu ve artık ruhumun beynimde kalbimde nerde olursa olsun hareketleri canımı acıtıyor ve bir savaş başlıyor vücudumda uzanamadığı boşluklarda. Tam bütün bunlar film şeridi olmuş geçerken gözlerimden; minik bir miyavlama duyuldu yakınlardan. Elleri, ağzı, burnu minnacık olan bir kedi yavrusuydu gelen. Mırıldamalar sevilmek istemeler, şımarmalar... Onu severken kendimi kedi olarak düşündüm bu kez: minik beyaz bir kedi geldi gözümün önüne. Bende sevilmek istedim o an onun gibi , şefkat bekledim bende... Anne kedi duvarın dibinde belirince bizim ufaklıkta kardeşleri gibi onun peşine takılıp uzaklaştı gözden. Çimlere serilip geçen yazdan bu yana okumaya çalıştığım ama üstüne bir sürü kitap okuduğum halde kendisine bir türlü sıra gelmeyen kitabımı aldım elime. Bir solukta 92. sayfaya kadar geldim. Son 3 gündür ki bugün 3. gün okuduğum 3. kitap bu. Durup düşündüm ne kadar hızlı tüketiyorum, içiyorum resmen kitapları diye. Nasıl hasret kalmışım kitap okuyarak huzur bulmaya. Kitapkurdu derlerdi küçükken benim için; çok okurdum çok araştırırdım. Yine öyle bir telaştayım sanki... Çok okuyorum, su gibi içip bitiriyorum kısacık bir zaman diliminde; nefes gibi bir seferde çekiyorum içime özlerini. Doyamıyorum okumaya bağımlılık gibi; biri bitip diğeri başlıyor... İçlerindeki karakterleri özümsüyorum bir bir; iyisiyle kötüsüyle alıyorum zihnimin bir kenarına hepsini. Tecrübelerini tecrübem ilan ediyorum. Kendimce yenileme değişme törenleri başlatıp, artık beğenmediğim özelliklerime istifa ettiriyorum, veda partileri bile düzenlemiyorum. Hayatımdan çaldıkları her mutlu an için tazminatlarını fazla fazla ödediğimden ve ödeyeceğimden bir damla gözyaşı dökmemeye kara verdim istifalarının bana getireceği mutluluklarıda hesaba katarak. Tüm bu düşünceler beni sardığında açıkhavada olmak bile nefesimi boğazımda düğümledi. Bir anda kendimi klavyemin başında buldum. Yazmak bana iyi geliyor; evet kesinlikle şimdi daha huzurlu hissediyorum.
Saturday, June 23, 2007
Deniz,PANDORA,Güneş
Kulağımda bir Fikret Kızılok bestesi olan " Kumsalda " Sertab'ın sesinden... Şarkıda da geçtiği üzre güneş içime damlamakta... Bembeyaz bir yelkenlinin güvertesine uzanmışım... Babamın tüm itirazlarına rağmen notebook da yanımda yerini almış. Mavi sular marinanın korunaklı sakinliğinde ince narin kırılımlarla yatın altından kayıp geçiyor sessizce. Haifften bir ılık esinti değiyor arasıra saçlarıma. Ah.. nasıl da özlemişim güneş kreminin tenimdeki kokusunu...Deniz kokusunu Ada'nın...Rüzgarını, sakinliğini... Nasıl özlemişim canlı canlı parlayan güneşi... Dinleniverdim bir an da şu tatil havasına girdiğim ilk gün. Eğer 19 yaşını yarılamış 2 onluk olmaya aday bir genç kızsanız, Kuşadası'nda 1 gününüzü geçirmek için bir sürü alternatifiniz var. Sabahın erken saatlerinde- ki bu benim için saat 10 civarları- kalkıp marinanın havuzunda doyasıya yüzdükten sonra yelkenlinin arka havuzluğunda güzel bir kahvaltı edip kitaplarımla güverteye uzanabilirim. ve akşama doğru 5 civarlarında güneş denizin derinliklerine gitmek için yola koyulduğunda soğuk bir şeyler eşliğinde akşam rüzgarının tadını çıkartırım. Akşam olup da gece gökyüzüne misafir olduğunda marinanın yol kenarına dizilmiş cafelerinde müzik yükselmeye başlar hafiften. Bazıları klasik gitar eşliğinde canlı müzikle başlar geceye... O günkü ruh halime göre ya gidip yerinde dinlerim müziğimi ya da yatta kalıp sakinliğin arkafonundan dinlerim çalanları. Gecenin çocukları yıldızlar bir ayrı parlar saat biraz daha ilerleyince işte o zaman yakamoz eşliğinde yıldızlara dalar gözüm bu kez yumuşak minderime yaslanmış ön tarafında otururken yatın. Serinlik hafiften üşüme hissi yaratmaya başladığında gece kıvamını almış demektir. Birazda ellerimle kollarımı sararak otururum geceye karşı... Sonra uyku perileri gelir gözkapaklarıma -yırtıkla pırtık- hafif hafif sallanarak beşik misali uyur kalırım ön kamarada.
Ertesi sabaha yeniden taptaze uyanırım. Ne bir bıkkınlık ne bir sitem... Mutluluk, huzur ne arıyorsam hayatta her yeni başlayan günde mevcutlar biliyorum ya ondan bu tazelik ondan bu canlı kalışım hergün.
Saçları denizden küçük kız kardeşim Pandora'ma itafen
Teşekkür ederim...
Ertesi sabaha yeniden taptaze uyanırım. Ne bir bıkkınlık ne bir sitem... Mutluluk, huzur ne arıyorsam hayatta her yeni başlayan günde mevcutlar biliyorum ya ondan bu tazelik ondan bu canlı kalışım hergün.
Saçları denizden küçük kız kardeşim Pandora'ma itafen
Teşekkür ederim...
Tuesday, June 19, 2007
COPE' a 11 saat 42dk kala
Zamana saygım büyük kim dur diyebilmiş şimdiye kadar... Kendisiyle yakından tanışmak isterdim aslında ama hiç yerinde durmuyorki hep bir başka saniyeye misafir. Öyle kimselere kulak asmadan kapamış gözlerini ilerliyor dakika dakika. Yarın akrep 10 u yelkovan 12yi gösterdiğinde COPE start alacak. Daha hızlı akacak bu kez zaman ve ilk bölüm bittiğinde kimse zaman nasıl geçti fark etmeyecek. Kimisine yetmeyecek geçen süre kızacaklar zamana ama o dinlemeden duymadan devam edecek yoluna durmadan ve ivmelenmeden. Hissedilen sıcaklıklar vardır ya gerçeklerin yanı sıra insanların duyumsadığı sıcaklıklar işte aynı onun gibi hissedilen hızı fazla olacak zamanın da... Nasıl geçti bir sene daha anlamadım. Üniversiteye geldiğim gün dün gibi aklımda. O zaman yabancı olduğum her yer şimdi yaşadığım yer oldu. Tanımadığım bir topluluktaydım ilk günler şimdiyse derse giderken önümde yürüyen 5 kişiden 3ünü tanıyorum bir şekilde... Nasıl yerleştik hemencecik ve acaba şimdi nasıl toplanacağım...
Merhaba Bilkent dediğim gün hazırlıkta 4 kur vardı önümde nasıl bitireceğim derken bitti ve cope bana uzakken yarınıma gelip yerleşti. Yarın saat 16.00 itibariyle tüm hazırlık günlerimi geride bırakıp İzmir'ime gitmek istiyorum. Evimde uyandığım ilk sabah güneş ışığı henüz vurmamışken bahçeye ben yazın sabah serinliğinde kahvaltımı yapmış olacağım ve çimlere uzanıp yıl boyunca okuyamadığım özlediğim kitaplarıma dalacağım. Akşamüstü dalgalarının sesini özlediğim Bostanlı sahile çıkacağım ve küçük eski balıkçı barınağının yeni modern cafe'sinde oturup kahvemi yudumlayacağım denize martılara karşı...
Günlerdir o günü özleyerek nefes alıyorum. Bir de neyi iple çekiyorum biliyor musunuz? Deniz yavaş yavaş sallarken Pandorayı ben güvertede yıldızlara bakacağım akşam serinliğinde bu kez.
_I hope I will cope with cope... I hope We will cope with cope...
Sevgili oda arkadaşım Bengü'ye itafen...
Merhaba Bilkent dediğim gün hazırlıkta 4 kur vardı önümde nasıl bitireceğim derken bitti ve cope bana uzakken yarınıma gelip yerleşti. Yarın saat 16.00 itibariyle tüm hazırlık günlerimi geride bırakıp İzmir'ime gitmek istiyorum. Evimde uyandığım ilk sabah güneş ışığı henüz vurmamışken bahçeye ben yazın sabah serinliğinde kahvaltımı yapmış olacağım ve çimlere uzanıp yıl boyunca okuyamadığım özlediğim kitaplarıma dalacağım. Akşamüstü dalgalarının sesini özlediğim Bostanlı sahile çıkacağım ve küçük eski balıkçı barınağının yeni modern cafe'sinde oturup kahvemi yudumlayacağım denize martılara karşı...
Günlerdir o günü özleyerek nefes alıyorum. Bir de neyi iple çekiyorum biliyor musunuz? Deniz yavaş yavaş sallarken Pandorayı ben güvertede yıldızlara bakacağım akşam serinliğinde bu kez.
_I hope I will cope with cope... I hope We will cope with cope...
Sevgili oda arkadaşım Bengü'ye itafen...
Tuesday, April 24, 2007
YÖNET2007
Pazartesi günü uyandığımda saat 14.30 sularıydı. Güneş Ankara'ya ince ince parlıyordu. Pencereden giren bahar kokulu hava içime dolduğunda huzur duydum. Günlerdir tatlı bir telaşın içinde yarı uykulu, yorgun, stresli ama bir o kadarda, hatta ondan daha bile fazla eğlenceli, keyifli bir Yönet programı geçirmiştik. Pencereden başımı uzatıp bir de bebek mavisi gökyüzünü görünce herşeye değdi dedim. Tüm o yorgunluğa, uykusuz kalmalara hepsine değdi hepsine. Güzelim İzmir'i bırakıp geldim Yönet programına katılayım diye derdim geldiğim ilk saatlerde; oysa yanılmışım güzelim Yönet günlerine değişilmezmiş zaten İzmir. Tamam kabul biraz abartmış olabilirim çaktırmayın kimseye birşey : ) Şaka bir yana o yoğun programın içinde katılımcılarımızı memnun görmek beni çok mutlu etti. Bir kere tam anlamıyla kaliteli konuşmacılarla etkili seanslar gerçekleşti; bir yöneticilik ve liderlik kampı olan Yönet2007'nin esaslarına uygun, dolu dolu 3 gün geçirdiğimizi düşünüyorum. Eğitimlerin yanı sıra keyifli de vakit geçirdik. Her şey perşenbe günü saat 18.00 sıralarında Aşti'de karşılama ekibinin elinde pankartları açmasıyla başladı. Katılımcılarımızın bizleri rahat fark edebilmeleri için üzerlerine YÖNET2007 yazdığımız pankartlarımızı cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla sanıyorum eylem zanneden Aşti güvenlik görevlilerinin tepkisiyle karşılaştık : ) Çok da büyük bir sorun yaşamadan otobüslerimize attık kendimizi. O gün tüm katılımcılarla beraber muhabbet içersinde bir yemek yendi, tanışıldı. Ertesi gün Bilkentte açılış var saygıdeğer bakanımız gelecek ve EYVAH! biz geç kaldık!! Derken tam zamanında orda olduk : ) Cuma günümüz Bilkent merkez kampüste geçti. Bütün seaslarımızı tamamladıktan sonra attık kendimizi
Rollhouse bowling salonuna. Eh, bir de turnuva yapıp şampiyonu belirledik( sevgili Ahmet'i de anmadan geçmiyim, tebrikler tekrardan.) . Bütün o topukların üzerinde yürümeyi başaran canım işkadınlarına saygılar... Ben en son Ankuvadan otobüse giderken arkadaşımın koluna girip yürüyebiliyordum : S Her ne kadar yorgunda olsam akşam yemeği için ayarlanan keyifli bir fasıl iyi gelmişti. Fasılcıların sustuğu yerde masalardan bi' biri söyledi bi' diğeri... MT'nin fasıl klasiğidir şöyle bir oynanmadan kapatılmaz gece... Otelimize dönüş yolunda artık gözkapaklarım açık kalmayı reddetmişlerdi. Koleyimi çıkarıp attım çantama ve uyumamak adına kendimi tutmadım bile :) Otelimize geldiğimizde bir çocuk kadar mutluydum; herşeyin yolunda gidiyor olmasından ve katılımcılarında yüzlerindeki memnuniyeti görmekten ve birde nihayetinde o topuklu ayakkabılardan kurtulacağım için :) Cumartesi günü bütün seaslar oteldeydi. Siyah MT logolu ve Yönet2007 baskılı tişörtlerimizi kotlarımızın üzerine giydik ve gerçekten bir takım olduk. Telsizler, kulaklıklar, ismimizin yazılı olduğu yaka kartları... Cumartesi gecesi otelin alt katında bir salonu müzik sistemleri ve bir kaç aparatla bir parti salonuna dönüştüren MT ekibi bir de DJ getirince... Partinin üzerinde sandalyeleri sahnenin etrafına dizip kalabalık bir ekiple bir de Sayko oynadık. Gecenin Saykoları Ali ve Zeynep'i de anmadan geçemeyelim, kaptınız sponsorumuz Ülker'in hediye paketlerini. Başımı koyduğum gibi uyumuşum... Pazar günü son gündü ama kimsenin hali de kalmamıştı. Ekip zaten ayakta zor duruyor, katılımcılar yorgunluk ve uykusuzluktan ayrı bir durumda. Son günümüzünde seansları tamamlanıp setifikalar dağıtıldığında, herkes çok mutluydu ve bir o kadarda gidecek olmanın hüznü vardı. Hep beraber çekilen fotoğraflar, vedalar, telefon, msn, iletişim bilgileri alışverişi, gözyaşları... Kimse gitmek istemedi ordan, yeniden bir araya gelme dilekleri her iki cümlenin arasına sıkışır oldu. Aynı ekiple bir Yönet daha yapalım diyenler dahi oldu. Ve onların bu memnuniyetlerini görmek beni çok sevindirdi. Ekip olarak iyi bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Ağır bir yükün altından hep beraber alnımızın akıyla çıktık. Pazar günü otelden ayrılırken kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ben çok şey öğrendim bu organizasyon sıarsında. Melis YILDIZ olmak bir "puzzle"sa bir parçasında Yönet2007 ve bir diğerinde de MT yazıyor. Tüm parçalar birleştiğinde "ben" olacağım ve dilerim güzel bir resim ortaya çıkarmayı başarırım.
...
Yönet2007 ekibindeki herkesin emeğine sağlık. Tüm katılımcılarımıza da bu güzel paydada bizlerle oldukları için teşekkür ederim.
...
Rollhouse bowling salonuna. Eh, bir de turnuva yapıp şampiyonu belirledik( sevgili Ahmet'i de anmadan geçmiyim, tebrikler tekrardan.) . Bütün o topukların üzerinde yürümeyi başaran canım işkadınlarına saygılar... Ben en son Ankuvadan otobüse giderken arkadaşımın koluna girip yürüyebiliyordum : S Her ne kadar yorgunda olsam akşam yemeği için ayarlanan keyifli bir fasıl iyi gelmişti. Fasılcıların sustuğu yerde masalardan bi' biri söyledi bi' diğeri... MT'nin fasıl klasiğidir şöyle bir oynanmadan kapatılmaz gece... Otelimize dönüş yolunda artık gözkapaklarım açık kalmayı reddetmişlerdi. Koleyimi çıkarıp attım çantama ve uyumamak adına kendimi tutmadım bile :) Otelimize geldiğimizde bir çocuk kadar mutluydum; herşeyin yolunda gidiyor olmasından ve katılımcılarında yüzlerindeki memnuniyeti görmekten ve birde nihayetinde o topuklu ayakkabılardan kurtulacağım için :) Cumartesi günü bütün seaslar oteldeydi. Siyah MT logolu ve Yönet2007 baskılı tişörtlerimizi kotlarımızın üzerine giydik ve gerçekten bir takım olduk. Telsizler, kulaklıklar, ismimizin yazılı olduğu yaka kartları... Cumartesi gecesi otelin alt katında bir salonu müzik sistemleri ve bir kaç aparatla bir parti salonuna dönüştüren MT ekibi bir de DJ getirince... Partinin üzerinde sandalyeleri sahnenin etrafına dizip kalabalık bir ekiple bir de Sayko oynadık. Gecenin Saykoları Ali ve Zeynep'i de anmadan geçemeyelim, kaptınız sponsorumuz Ülker'in hediye paketlerini. Başımı koyduğum gibi uyumuşum... Pazar günü son gündü ama kimsenin hali de kalmamıştı. Ekip zaten ayakta zor duruyor, katılımcılar yorgunluk ve uykusuzluktan ayrı bir durumda. Son günümüzünde seansları tamamlanıp setifikalar dağıtıldığında, herkes çok mutluydu ve bir o kadarda gidecek olmanın hüznü vardı. Hep beraber çekilen fotoğraflar, vedalar, telefon, msn, iletişim bilgileri alışverişi, gözyaşları... Kimse gitmek istemedi ordan, yeniden bir araya gelme dilekleri her iki cümlenin arasına sıkışır oldu. Aynı ekiple bir Yönet daha yapalım diyenler dahi oldu. Ve onların bu memnuniyetlerini görmek beni çok sevindirdi. Ekip olarak iyi bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Ağır bir yükün altından hep beraber alnımızın akıyla çıktık. Pazar günü otelden ayrılırken kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ben çok şey öğrendim bu organizasyon sıarsında. Melis YILDIZ olmak bir "puzzle"sa bir parçasında Yönet2007 ve bir diğerinde de MT yazıyor. Tüm parçalar birleştiğinde "ben" olacağım ve dilerim güzel bir resim ortaya çıkarmayı başarırım.
...
Yönet2007 ekibindeki herkesin emeğine sağlık. Tüm katılımcılarımıza da bu güzel paydada bizlerle oldukları için teşekkür ederim.
...
Wednesday, March 28, 2007
Tuesday, February 13, 2007
14 Şubat- Aşkın günü...
Şubat ayı onikisinin içinde en sevdiğim benim. Oksijenle bu ayda tanıştım ben; annemle, babamla, bugün beni karşılıksız seven tüm akrabağalarımla bu ayın "5"inde tanışmıştım. Huzur benim için babamın göğsünde uyumak, annemin kokusunu duymaktı. Sevgi, karşılksız birşeydi...
Öyle öğrendim ben; öyle sevdi beni annemle babam. Bende onları... Annemi, babamı, daha sonra aramıza katılan kardeşimi, kitaplarımı, dinediğim melodiyi sevdim. Büyüdükçe bir de fark ettim yanlış öğrenmişim hep. Sevgi çeşit çeşitmiş meğerse. Oyuncak bebeğini sevdiğin gibi anneni, babanı; onları sevdiğin gibi... 14 şubat işte onların sevgisine benzemeyen bir sevginin günü; "Aşk" ın günü ve "aşk çok azımızın karşılığını verebildiği bir lükstür." diyerek Nermin Bezmen bir gerçeği çok güzel ifade etmiş.
...
Bu lüksü yaşayan herkesin sevgililer günü kutlu olsun...
...
Sunday, February 11, 2007
Bir Şehri sevmek!
Hoşçakal İzmir... Teşekkür ederim bana kucağını açtığın için.
Alsancak, Pasaport, Konak... Teşekkür ederim beni misafir ettiğiniz sokaklara.
Martılar... Maviz gökyüzünden, tan yerinden çıkıp gelen beyaz kanatlı arkadaşlarım teşekkür ederim vapur sefalarıma eşliğiniz için.
Bostanlı sahil... Martılar, pelikanlar, karabatak kuşları...
Daha saymakla biteremeyceklerim; gözüme gönlüme güzellik katan nice yaşanılası güzellikler, teşekkür ederim.
Gidiyorum İzmir'im, sen doyamadığım bir aşksın benim için. Hiç bir şehri sevmedim bu kadar; dahası ben seninle bir şehri sevmeyi öğrendim. Senin sınırlarında olmak dahi beni mutlu etmeye yetti şu üç haftada. Sana doğan güneşle uyanmak, geceye laciverti seninle çekmek. İzmir'de olmak... Özlenesi şehrim, gidiyorum artık. Son kez uğurluyorsun beni Ankara'ya.
Mevsim mevsim işledim seni içime. Senin kucağında büyüdüm ben; ben seninle bir şehir küçük bir kızı nasıl büyütür onu öğrendim.
Bir gün yine döneceğim sokaklarına, sana...
Alsancak, Pasaport, Konak... Teşekkür ederim beni misafir ettiğiniz sokaklara.
Martılar... Maviz gökyüzünden, tan yerinden çıkıp gelen beyaz kanatlı arkadaşlarım teşekkür ederim vapur sefalarıma eşliğiniz için.
Bostanlı sahil... Martılar, pelikanlar, karabatak kuşları...
Daha saymakla biteremeyceklerim; gözüme gönlüme güzellik katan nice yaşanılası güzellikler, teşekkür ederim.
Gidiyorum İzmir'im, sen doyamadığım bir aşksın benim için. Hiç bir şehri sevmedim bu kadar; dahası ben seninle bir şehri sevmeyi öğrendim. Senin sınırlarında olmak dahi beni mutlu etmeye yetti şu üç haftada. Sana doğan güneşle uyanmak, geceye laciverti seninle çekmek. İzmir'de olmak... Özlenesi şehrim, gidiyorum artık. Son kez uğurluyorsun beni Ankara'ya.
Mevsim mevsim işledim seni içime. Senin kucağında büyüdüm ben; ben seninle bir şehir küçük bir kızı nasıl büyütür onu öğrendim.
Bir gün yine döneceğim sokaklarına, sana...
Sunday, January 28, 2007
RW // İzmir'de
Geçmişi anılara, şimdiyi yelkovan ve akrebe, geleceği hayallere, hayalleri sahiplerine bırakmalı...
Thursday, January 25, 2007
denizim, Pandoram, adalarım, anılarım...
CD kutumu kurcalarken üstü yazısız bir tanesi gözüme çarptı. Candan Erçetin'in yazın çıkan albümünden şarkılar var içinde. Hani şu yarısı yunanca yarısı türkçe olanlardan. Bir kaç parçayı dinledim... Ada sahillerinde bekliyorum...Bu yaz Yunanistan adalarına yaptığımız iki haftalık seyehat boyuca arka fonda hep bu CD çalmıştı. Sıkıldım sıkıldım diye sayıklasam da en hareketli geçen Yunanistan tatili olduğunu inkar edemem. Araba kiralayıp Samos adasının altını üstüne getirmiştik. Ne maceralar, ne anılar var bu yazki Yunanistan tatilinden aklımda...
Bir de şiir not almışım defterimin kenarına Kuşadası'ndan açılmamışken daha Pandoramız.
Bir gün bir "yıldız" çıkmış yola
Mavi gecenin koynunda.
Önce denizin beyaz elbiseler giydiği sahillere;
Sonra bir denizcinin dürbününe misafir...
Bir gün bir tekne çıkmış yola
Mavi denizin koynunda
Beyaz bordasını yalayarak geçmiş denizin beyaz etekleri.
Dürbünlü denizci bu teknede misafir...
Monday, January 22, 2007
gitmeler...
Hayatım boyunca hep hoşçakal dedim ben. Eşyalar çıkınca boş, soğuk, biçimsiz görünen odaya ağlamaklı baktım hep. Duvarlardaki tablolar kaldırılınca nasılda anlamsız gelir renkler. Perdesi olmayan camlar nasıl da bir an da çıplak kalıveririler... Bardak bardak, kadeh kadeh paketlendiğinde büyü bozulur ve vitrin cam kapaklı bir dolaptan ibaret kalır... Gazete kağıdının arasından bakan bir yansıma: ince çerçeveli ayna... Çekmecenin arkasına kaçmış not kağıdı... Garip ama mutluyum bir yandan da eşya toplarken. Toplayamadığım eşyalarıma sayıyorum. Toprağın benden aldıklarına... Bir kez daha çıkamadığım merdivenlere sayıyorum her yeni basamağı... Bir daha asla dokunamadığım beyaz kapaklı, kırmızı kulplu mobilyalarıma sayıyorum paketlenen her parçasını odamın.. Ve yine kitaplarıma çok iyi bakıyorum; parçam gibi sakladığım ama tekrar bakamadığım sayfalara sayıyorum. Artık hatıra defteri yazdırmıyorum. Öğrendim ben hatıralar yazılarak değil zihinlerde saklanırmış. Hikaye de yazmıyorum artık; bir defter dolusu hikayeyi toprağa hediye ettim ben. O kadar çok gittim ki gitmeler üzmüyor artık beni çok. İçimi burkuyor sadece... Gittim ben her yaşadığım evden, her bir parçamı birinde bıraktım. Delik delik içim, kalbim.. Öyle bir tanesi var ki o evde benliğimi, çocukluğumu, esas Melis'i bıraktım. Dönüşsüz gittim ben o evden herşeyimi bırakarak: kokumu, ilk oynadığım oyuncağımı, emeklediğim halıyı, diş perisiyle tanıştığım ilk dişimi, bir karışlık kıyafetlerimi, benim için yeni, eski ne kadar kavram varsa bıraktım kilitledim çıktım o evden. Bir valize ne sığarsa yazlık: hayaller, umutlar, eğnleceler, planlar, ciciler... Sadece onlar vardı yanımda. Avunuyorum şimdi hiç değilse sonraki gidişlerimde geriye dönüp bakma şansım var diye. Son kez bakmak bir şehre dikiz aynasından ve gittikçe küçülen evde bıraktığın minik bir geçmiş parçası... Hani koşar ya tabakta kalan yemek peşinden; tabağımda kaldı dönemediğim yollar, büyüdüğüm ev!..
Saturday, January 20, 2007
hele bi gel uzaklar sana gelirler...
Bulutların arasından sızmaya çalışan kış güneşi... Beyaz mavi gökyüzü... Arka fonda pinhani içinden geleni söyle kalırsa yazık olur diye sesleniyor "hele bi gel" şarkısından. Hele bi gel sen uzaklar sana gelirler... Hafif hafif bi enerji doluyor içime dinledikçe. Hele bi gel bütün dertler bitiverir... Bekle İzmir geliyorum; seninleyim evim, odam, sahilim, vapurum, beyaz martılarım, kırmızı bisikletim, mavi perdem, panjurumdan sızan ince ışık, bir sandalyelik balkonum, basmaktan huylandığım yeşil çimler, bahçedeki gül ağacı, köşedeki karanfiller, minik pembe abajurum, kitaplarım... Bana huzur veren herşey bekleyin geliyorum. Bir tutam hoşçakal Ankara... Pazartesi gece 22:50 uçağından söyleyeceğim bu sözü bir kez daha. Ve şubat geldiğinde sen bir kez daha karşılayacaksın beni; evim, şehrim sensin çünkü benim artık uzun bir süre. Misafirliğe gidiyorum ben İzmir'e... Hani salmıştım ya iplerini aklımın yenileriyle değiştirip geleceğim geriye; yeniden bağlamak için...
...
Sonbahar yağmurlarıyla yıkandım, kışın düşen pamuk karla serinlik, sakinlik kattım benliğime, henüz yaşamadığım ilkbaharın umutları var içimde, Yaz mı?.. hele bi bahar gelsin de...
Tuesday, January 09, 2007
kayboldum zihnimin yasaklı düğümlerinde...
Gece saat 02:03 şu anda. Ben hangi dakikaya hangi saniyeye misafirim bilmiyorum. Aklımın iplerini salalı epey oldu sanırım. Fonda Kenan Doğulu mırıldanıyor sessiz odada. Hangi harfler doğru sözcüklere gider bilemiyor parmaklarım gezinirken klavyede. Kayboldum zihnimin yasaklı düğümlerinde... Denizi gören ama alçalıp da suya değemeyen martı gibiyim. Farkında olmadan çok açılmışım kıyıdan. Sahil uzak tutunacak ne dal var ne sal görünürde. Bir kaç tekne var az uzağımda hayal mi gerçek mi ; boş mu dolu mu karar veremediğim. Yalnızım bu mavi sema da... Gün ışığını kapatmadan gökyüzünün yönümü bulmalıyım.
Sunday, January 07, 2007
Duygu + Melys
Bugünün ikimiz içinde çok düşünceli bir gün olduğu kararına vardık tam 33 saniye önce... aklımızdan o kadar çok şey geçiyor ki... bir yerlerden başlamak çok ama gerçekten çok zor bugün. dibe vurmuş gibi hissetmek böyle birşey sanıyoruz. denizin dibine ilerleyen vurgun yemeye göz yuman dalgıçlar gibiyiz her ikimizde. bilmiyoruz hangi balıkçının oltası kurtaracak bizi o derinlikten. güneş uzak değil hala tutabiliriz onu farkındayız... mesele yüzüş yönümüzü geriye çevirmekte... değişmesi gereken şeyler var aslında. karşılığını bulamamak göze aldıklarının... acıtıyor işte eninde sonunda içimizde bir yerlere batıyor birşeyler. Duygu'nun odasından beraber giriyoruz bu blogu kapatıp çıkacağız tüm pencereleri birazdan. Ve tüm düşünceleri kilitleyeceğiz odaya...
Friday, January 05, 2007
Gökten pamuk düşerse ...
Her yer karanlık . Yakmadım ışıkları yere düşen kar tanelerini daha rahat göreyim diye .
Burnumu dayadığım buğulu camdan dışarıyı izliyorum şimdi . Kışı yaşıyorum Ankarayla ...
Burnumu dayadığım buğulu camdan dışarıyı izliyorum şimdi . Kışı yaşıyorum Ankarayla ...