Ankara'dan gelip odama girince eski defterlerimi kurcaladım şöyle bir. Lise yıllarında yazdığım bir şiirim geçti o ara elime:
Bazen...
Yağmur yağar ıslanır her yer,
Bulutlar yıkar tüm yeryüzünü.
Bazen gök delinir mavinin çığlıklarıyla,
Bazen bembeyaz kesilir gecenin karanlığı.
Soğuk olur yağmur bastırınca...
Bazen balık misali...
Bazen buğlu bir camın ardında;
Yağmur damlalarına dalar gözümüz,
Damlalar toprağa, toprak çiçeğe...
Hüzün vardır lacivert örtüden düşen şeffaf boncuklara bakarken,
Bir düğüm gelir yerleşir boğazına toprağa çarpan her damlada.
Canını acıtır; Bir el ararsın elini uzattığında tutacak.
Kış yağmurları böyle özlem getirir...
Sarı sonbahar ayrılık, ilkbahar umut, yaz yağmurları mutluluk...
Bazen öylece izlersin yağmuru hiç birşey düşünmeden,
Sessiz...
Dinlersin sadece.
Bazen yağmur sonrası kadife gökyüzüne takılır gözün,
Sonu gün olan geceden ve sonu yıldız olan yağmurdan korkma.
Öyle yağmurlar vardır ki sulu boya yapılmış bir resme bir bardak su dökmek gibidir.
Bu yağmurların içinde kaybetme renklerini.
Okurken çok fazla eksiğini buldum bu şiirin; olduğu gibi aktarıyorum buraya. Hiç birşeyi değiştirmeksizin.
Belli ki dışarıda yağmur varmış o gün...
Ne zaman ne düşünerek yazdığımı hatırlamıyorum. Ne tarih atmışım üzerine ne imza. Sadece Melis...
Belli ki içeride de yağmur varmış o gün...
Wednesday, October 25, 2006
Tuesday, September 26, 2006
Melyss @ BİLKENT :)
Bilkent üniversitesinden giriyorum bu blogumu. Etrafta spor arabaların, jeeplerin dolaştığı, lüxün dibine kadar yaşandığı bi yer burası. Pilkent kızları ve erkekleri de cabası tabi...
Diğer bir yandan bilkentte okumak keyifli olduğu kadar yorucu da yani hem sosyal hemde derslerini aksatmayan bir öğrenci olmak peşindeyseniz; hazır olun uykusuzluktan kapanan gözler, yorgun düşmüş bir beden kaçınılmaz.
Okulun açılış günü kurulan standlardan klüp ve topluluklara üye olsak mı olmasak mı derken, gözüme bir stand çarptı: MT (mühendislik topluluğu) . Eee bir bilgisayar mühendisi olarak yazılmamak olmazdı. Bugün aktif üye olma yolunda ilerliyorum ardarda 3 toplantı ve bir projede yer almak koşulları ile aktif üye olunabiliyor. Bendeniz yapılan ilk toplantıyı kaçırmadım ve şimdiden bir proje ekibindeyim...
Geldiğim ilk günlerde okulun sıkıcı olduğu kanısındaydım. Bu kanıyı tersine çeviren herşey radyo bilkentin açıkhava partisiyle başladı; doğu kampüs çimlerinde 23.30 a kadar eğlendik, gece Laila... Partiyi takip eden günlerde MT tanışma toplantısı, KARGO konseri , MT ile Ankara kalesinde fasıl gecesi, ODTÜ'de mor ve ötesi ile şebnem ferah konseri... Ankarada arkadaşlarımla gezdiğimiz günler de cabası tabi.
Daha gelecek günlerde ne gibi programların beni beklediğinden habersizim.
Tüm bu etkinliklerin yanı sıra ders çalışmayı da başarabiliyorum!
Şu an daha çok üniversiteli olmak sarhoşluğu içersindeyim gibi ama çakır keyif bir sarhoşluk...
Diğer bir yandan bilkentte okumak keyifli olduğu kadar yorucu da yani hem sosyal hemde derslerini aksatmayan bir öğrenci olmak peşindeyseniz; hazır olun uykusuzluktan kapanan gözler, yorgun düşmüş bir beden kaçınılmaz.
Okulun açılış günü kurulan standlardan klüp ve topluluklara üye olsak mı olmasak mı derken, gözüme bir stand çarptı: MT (mühendislik topluluğu) . Eee bir bilgisayar mühendisi olarak yazılmamak olmazdı. Bugün aktif üye olma yolunda ilerliyorum ardarda 3 toplantı ve bir projede yer almak koşulları ile aktif üye olunabiliyor. Bendeniz yapılan ilk toplantıyı kaçırmadım ve şimdiden bir proje ekibindeyim...
Geldiğim ilk günlerde okulun sıkıcı olduğu kanısındaydım. Bu kanıyı tersine çeviren herşey radyo bilkentin açıkhava partisiyle başladı; doğu kampüs çimlerinde 23.30 a kadar eğlendik, gece Laila... Partiyi takip eden günlerde MT tanışma toplantısı, KARGO konseri , MT ile Ankara kalesinde fasıl gecesi, ODTÜ'de mor ve ötesi ile şebnem ferah konseri... Ankarada arkadaşlarımla gezdiğimiz günler de cabası tabi.
Daha gelecek günlerde ne gibi programların beni beklediğinden habersizim.
Tüm bu etkinliklerin yanı sıra ders çalışmayı da başarabiliyorum!
Şu an daha çok üniversiteli olmak sarhoşluğu içersindeyim gibi ama çakır keyif bir sarhoşluk...
Friday, August 11, 2006
3+1
Sene 1997 İstanbul ağutos ayının ortasında yağmur altında. Annem karnında minik misafir, tuttu babamla Acıbadem hastanesinin yollarını. bendeniz evde yalnız... senelerce beklediğim geliyor kolay mı uyumak. Elime üç beden büyük gelen telsiz telefon... Çaldı! kalbim 360785647..... atıyor işte. Açtım BABAM!
Minik bebişmiz erken görmek istemiş dünyayı gözlerini normalden önce de açınca mikrop kapı vermiş hemen. Merak etme ama dedi babam beni rahatlatmak için. Temizlemişler gözlerini iyiymiş. Kalbim yerinde durmayı inkar ediyor o ara. En yüksek o gün sıçradım ben, en mutlu o gün oldum, en ablaydım ben o gün...
gamzeyi teselli ettiğimi hatırlıyorum: Elif'in gelmesi senin pabucunu hiçbir zaman damın öte yanına gödermeyecek. Sen yine benim kardeşimsin, seninle de ilgileneceğim onunla da. Sakın kıskanma, onunla ilgileniyor olmam seni sevmediğimi göstermez. Bana da hak ver lütfen onun benden başka ablası yok ki! seni seviyorum gamzeciğim...
Bilmeyen yoktur bizim ailede. Gamze benim yeşil saçlı küçük boylu bebeğim. Yanağındaki gamzelere pek özendiğimden adını gamze koymuştum. Senelerce ona kardeşim gibi davrandım. Gece yatırdım, sabah kahvaltısını yaptırdım. Herşeyiyle ilgilendim... Misafirliğe bile götürürdüm her seferinde.
Elif bugün 9 yaşında bir küçük hanımefendi; Gamze de yatağımın baş ucunda 2 yaşında bir bebek kadar hala...
Tuesday, August 08, 2006
Gün ışığı, odam, ben
Balkonumun ahşap siyah kocaman bir kapısı var. Kapının ardında da kilit kısmının bozulduğu gün tepeme ineceğini sandığım panjurum. Açıldığında "ah! şimdi düşecek" hissiyatını verdiği için sürekli kapalı tutuyorum. Az yukarı çekiyorum ipinden ki delik delik ışık sızsın içeriye. Özellikle sabah saatlerinde güneş bin bir eziyetle o minik deliklerden içeri süzülmeye çalışıyor. Tavandan tabana duvarı da ortalayan geniş kapım; ahşap çerçeveli küçük kare bölmelerle ayrılmış camlı kapım... Önünde krem rengi eskilerden kalma uçlarına doğru ince basit delikli çiçek desenleri olan dantel perdem yere kadar uzanmakta. İki yanından lacivert perdeler salınıyor bir de. Bölmelerin cam kısımlarının ve perdelerin izin verdiği kadar sızıyor günün ince ışıkları odaya. Semaya özendiğimden mi denize özendiğimden mi bilinmez taşındığımız sene maviye boyandı duvarlar. Masum mavi, bebek mavi, derin mavi... Nasıl tanımlanır tonu kestiremedim. Mobilyalar kayın... Halı da mavili. Şöyle bir değiyor her bir ışık doğrusu yolunun düştüğü yere.
Benim günüm böyle aydın oluyor her sabah. Gün ışığı güneş batana kadar böyle giriyor odama. Doğarken kırmızısını, pembesini, turuncusunu, sarısını... Batarken de uzak renklerinin gölgelenen tonlarını yakalıyorum odamdan.
Sadece günün değil benliğimin de renklerini yakalıyorum odamın ambiyansıyla...
Tercih formu kaç gram gelir?
Formu aldığım gün elime hafif zihnime ağır gelmişti. Benden içre olan bende ne kavgalar ne fırtınalar koparmıştı. Dökülüvermişti dizeler birer birer:
Soyutlukların perde sırası geldiğinde
Karanlıktır artık sahne
Bilet kesilmez bu oyunlara
Çok benlikli tek bedendedir herşey.
Sonra toparlandı düzene girdi; yerine oturdu düşünceler; soru işaretleri cevaplarını buldular; sahne aydınlandı yavaş yavaş. En son 7 ağustos akşamı siyah kalem, tercih formum ve ben...
Bugün epey ağırdı dosyam, formum... Tek tek girdik kodları; her girdide ben biraz daha hafifledim. Dosyam da tüy misali... Öylesi ağırmış o tercih formu; hissedilen ağırlığı tonlarcaymış meğer üzerimde.
Kitap kahramanları ve ben
Şu sıralar okudğum bir kitaptan hayli etkileniyorum. Oradaki karakterlerle kendimi arkadaş gibi hissediyor hatta onlardan biri benmişim hissine kapılıyorum zaman zaman. Aslen roman karakterlerini adam akıllı tarttığımda ise hiç bir alaka kuramıyorum kendimle.
Bu da haliyle okuduğum yazara hayranlığımı arttırıyor. Karakteristiği bana hiç benzemeyen kahramanlara olay örgüsü içinde hak veriyor ve kendimi onlardan bir parça gibi hissediyorum...
Okuduğum bi kaç yazarda da olmuştu bu ama bu kadar güçlü hissedilmemişti açıkçası. Tek bedende bir kaç kişi oluyorum kitap okurken. Sadece zihnimde yanıp sönen kişilikler bunlar kitabın kapağını kapatmamla benden sıyrılıp giden...
Başka başka hayatların saydam konuğuyum ben okurken. Kitabı masama bırakıp da hayatın bana düşen rolüne döndüğüm de ise tazelenmiş bir ben oluyor artık sahnede.
Bu da haliyle okuduğum yazara hayranlığımı arttırıyor. Karakteristiği bana hiç benzemeyen kahramanlara olay örgüsü içinde hak veriyor ve kendimi onlardan bir parça gibi hissediyorum...
Okuduğum bi kaç yazarda da olmuştu bu ama bu kadar güçlü hissedilmemişti açıkçası. Tek bedende bir kaç kişi oluyorum kitap okurken. Sadece zihnimde yanıp sönen kişilikler bunlar kitabın kapağını kapatmamla benden sıyrılıp giden...
Başka başka hayatların saydam konuğuyum ben okurken. Kitabı masama bırakıp da hayatın bana düşen rolüne döndüğüm de ise tazelenmiş bir ben oluyor artık sahnede.
Sunday, August 06, 2006
Kuşadası'nda haftasonu

Son zamanlarda beni mutlu eden tek şeyin rüzgarın doldurduğu çift yelkenle denizin üstünden kaymak olduğunu fark ettim bu haftasonu. Babam ve ben çıktık seyire ; rüzgara göre yön verdik dümenimize ; hem genova hem de ana yelkeni bastık. Bazen rüzgarın , bazen nazlanan yelkenimizin oyununa geldik. Çok keyifli bir kaç saat geçirdik denizde.
Yelkenin, rüzgarın, denizin büyüsüne kapılıp fena yanmışız güneşin altında. Her birimiz kırmızıdan özenle bir ton kapmışız...Ne canımın acısı ne de başka birşey tadımı kaçırabildi cumartesi günü. Pembe yanaklarım, huzur buymuş bakışlarım ve ben iyi başlıyorum haftaya...
Wednesday, August 02, 2006
bir şehri terk etmek
4 mevsim ayrı ayrı tanıdığınız sokaklarda son kez yürümek. Her akşam yattığınız yatağın yerine çek-yat geleceğini bilmek. Kullandığınız dolabın kapak kapak paketleneceğini düşünmek.
Son kez dönüp bakmak toplanmaya boyun eğmiş kurulu odaya.Artık sizin olmayacağını bildiğiniz odaya son en son kez dönüp bakmak...
Hoşçakal demek boş kitaplığa. Tekrar kimlerin yüzünü taşıyacağı şüpheli aynaya bakmak yine son kez elbet. Hafif ıslanan gözleri saklamak; düğüm olmuş boğazda hiçbirşey yutamamak...
Geride kalanlara el sallamak, onlara gülen gözlerle bakmak.
Hergün günaydın dediklerini artık sadace bayram sabahı günaydınlarıyla karşılayacak olmak.
Son kez durmak şehir içi trafiğindeki kırmızı ışıkta...
ve son kez görmek şehri dikiz aynasından...
HOŞÇAKAL...
Son kez dönüp bakmak toplanmaya boyun eğmiş kurulu odaya.Artık sizin olmayacağını bildiğiniz odaya son en son kez dönüp bakmak...
Hoşçakal demek boş kitaplığa. Tekrar kimlerin yüzünü taşıyacağı şüpheli aynaya bakmak yine son kez elbet. Hafif ıslanan gözleri saklamak; düğüm olmuş boğazda hiçbirşey yutamamak...
Geride kalanlara el sallamak, onlara gülen gözlerle bakmak.
Hergün günaydın dediklerini artık sadace bayram sabahı günaydınlarıyla karşılayacak olmak.
Son kez durmak şehir içi trafiğindeki kırmızı ışıkta...
ve son kez görmek şehri dikiz aynasından...
HOŞÇAKAL...
Tuesday, August 01, 2006
canı sıkılan çocuk...
Ben ufacıkken daha 4 yaşlarında iken ; annem beni zorla kreşe götürmek için kitap alacağını söylermiş. Bendeniz de hergün beni kreşden almaya gelen annemin elinde bir kitap görmezsem ve ya eve kitap alınmadan girilirse kıyameti koparırmışım.
Ele alınan kitap hangi sayfa hangi kelimeyle biter, hangi cümleden sonra sayfa çevrilir, nerde nokta nerde ünlem var... Hepsini ezbere bilirmişim kitaplarımın.
Derken az biraz büyüdüğümde barbieler gelmiş kitaplara rakip...
Barbielerimi oynarken senaryo üstüne senaryo... Elbette hepsi bir yerde bitiyor. İşte o zamanlarda anneme gidip ben sıkıldım pozları atardım. Vee bir gün annemle babam bana karton kapaklı kocaman lacivert bir kitap aldılar. Canı Sıkılan Çocuk(Aytül AKAL)...
Eski alışkanlıkla olacak yine yalayıp yutmuştum o kitabı da.
Şimdi dahi aklımda: canı sıkılan çocuğa annesi canı sıkılan aydedenin masalını anlatıyor.
Canı sıkılan aydede gökyüzünde çooook yalnızmış. Masalda ay dede gökyüzünü terk edip ay çöreği, ay çiçeği , en son yıldızlı bir geceyi anlatan kitabın kapağı oluyor. Ay dede kitaptaki tüm masalları öğreniyor; ve gökyüzüne döndüğünde çevresi her gece masal dinlemek isteyen yıldızlarla doluyor.
Benim de canım sıkılıyor aslında şu ara ama ben ne Zeusu büyüten peri kızı olabiliyorum; ne de yeşillikler içinde bir melissa çiçeği...
Yine kitap aralarında, yine sayfalardayım ben...
Artık barbie oynamıyorum elbet...
Sunday, July 30, 2006
öss geçti ama heycan...
Sınava girdiğim gün dün gibi aklımda. sonuçların açıklanması da öyle...
Ama işte en zor bekleyiş yeni yeni başlıyor benim için. Tercih listesinin kaçıncı satırına yazdım "bizim okul" diye tanımlayacağım üniversiteyi? Acaba hangi şehirde olacağım hayatımın bundan sonraki 5 yılında?
Zihnimdeki tüm soru işaretlerini buraya dökmek mümkün olsa...
Zamana fena takıldım şu ara; geçmesiyle durması arasında gidip geliyorum. Yelkovana mı akrebe mi yoldaş olmalıyım... Aklımı kurcalıyor 2 gün arsında sıkışıp kalmışlık.
yarına duyduğum merak, yarının getireceği yaşanması mecburilik...
Bugünün belirsizliklerinde boğuluyorum hep...
Ve ister istemez bırakıyorum kendimi saniyelerin dakikaların akıntısına...