Sunday, September 27, 2009

bir parça "gece"


... Açık duran kapıdan kendimi dışarı gecenin kucağına atıverdim. Yıldızlar üstüme üstüme kayıyor dilek tutamadan kayboluyorlardı. Gölün kıyısına varınca baharın temizlediği lacivertte dilek yıldızımı aradım, yoktu herzaman durduğu yerde değildi. Oysa son bir dilek tutmak istemiştim. Sadece bir dilek... Diğerlerine göz gezdirdim, hiç biri onun kadar parlamıyor ve onun gibi gülümsemiyordu bana. Bir tanesi bile bir umut vermiyor göz kırpmıyordu bu gece. Çaresizce bakakaldım gökyüzüne gecenin hafif esintisi omuzlarımdan saçlarımı kıpırdatırken. Dalıp gittim derinlere. Sahneden sahneye koştu gözlerim. Bir bir tüm hatıralarım diz çöktü önümde iyiler, en şahane ödülü: bir tebessümü yeterli bulurken, kötüler bir kaç damla gözyaşına bile itimat etmediler. İyi ki de etmeden çekip gittiler. Koyu gece sardı her yanımı ve onunla beraber ürperten bir korku eklendi yalnızlığımın yanına. ...

Wednesday, September 23, 2009

Mekansız..

22 eylül 2009 saat 15.44 izmiti yararak geçiyor otobüsüm, yudumlarıma sakladığım göz yaşlarım büyük lokmalar oluyor boğazımda, yüzümde ince bir tebessüm. Ben yaşadığım ilkleri geçmiş mekanlara gömdüm hep; terk ettim. Çok acı ki dönüpte ardımda tebessümle, ya da acıyla gözlerim dolarak bakamıyorum, hatıralarımın bıraktığı izlere... Doğduğumda başladı bu kader mi kadersizlik mi yoksa sadece mekansızlık mı bilinmez gerçek. Doğduğumda gözlerimi açtığım evi kırk günlükken terk ettim. İlk emeklediğim ev benim evim bile değildi. İlk yürüdüğüm evi beş yaşlarında bıraktım, çocukluk hayalerim ve mutluluklarımla... Büyüdüğüm evi, nice ilklerime şahit duvarları, odaları, köşesini, kenarını, çocukluğumdan hatıra eşyalarımı, bebeklik kıyafetlerimi, hayatımda on bir yıl ne biriktirdiysem bir gece gömdüm toprağa... İlk genç kızlığımı tattığım evi on dördümde, ilk kez kendimi keşfetmeye başladığım evi on altımda ailemle birlikte bıraktım. bu yaşıma değin ne kadar ilkim varsa şu hayatta yurt odalarına bırakıp çıktım, göçebe hayallerimle beraber. Doğduğumdan bu yana ne ben bir yere ait olabildim, ne bir yer bana ve geçmişime; ya da her yer bana ve geçmişime aitti. Her yeni oda, her yeni ev, o yaşımın bir hikaye sahnesi oldu. Hep bırakıp giden oldum ben, hiç saklayamadım. Bu duvarı beş yaşımda boyamıştım diyemedim. Minik bir kız çocuğuyken burada oynamıştım diyemedim. Hiç saklayamayanım ben, mekansız bir ruhum, dönüpte duvarlarından anılarımın sesleri gelecek bir evim olmadı hiç, olamadı. Ne ben bir yere ait olabildim, ne bir yer bana, ya da bana ait mekanlar hiç benim olmadı. Çocukluğumun, gençliğimin, ilk aşk heycanlarımın yaşandığı, bırakıldığı mekanlara hiç dönmediğimden, dönemediğimden onlar bıraktığım boş odalarda, duvarlarda, kapılarda, sesleri salt benin içinde yağan yağmurun gölgesinde kalarak sessizliklerinde hiç büyümeden, değişmeden, makyajlanmadan, sade devam ediyorlar ayrı ayrı... Bir birlerinden habersiz ya da bilerek...

Ve ben bu kadar parçaya bölünmüşlükle elimdeki iki onluk iki bozuklukla şimdi, başka mekanlarda, aitsizliğimi kabullenip içeriye akıtıyorum şimdimi...

Friday, September 04, 2009

Gözlerim kapalı...

Sıcak bir yaz akşamı balkondaki yeşil yapraklar arasından geceyi izledim. Siyahi gökyüzüne, boş sokağa, karanlık pencerelere, aydınlık pencerelere baktım bir bir… Işığın ardında yaşanan hikayeleri düşündüm. Kimbilir, kimlerin dileklerine sırdaş olmuş parlak yıldızlara baktım. Gecenin kokusunu, sıcaklığını, karanlığını içime çektim gözlerimi kapayıp bir nefeste… Derin bir karanlığın içinde, beyaz kanatlarımla yıldızların arasındaydım. Kadife bir kumaşa tutturulmuş irili ufaklı parlak mücevherler gibiydiler. Sedeften dolunay, geceyle beraber balıkları siyahına saklayan denize vuruyordu ışıl ışıl… Ben derinliği olan bu kadifede sarhoşluğumu yaşarken; kanatlarım beni, denizin ince dalgaları ayaklarıma değerek kumsala bıraktı; yürümeye başladım kumların üzerinde. Gün ışığının yaktığı kumsal, şimdi geceye eşlik ederek ama yaza tezat düşerek soğumuştu. Yürüdüm, belki çok uzun saatler, belki de çok kısa saniyeler boyunca… Bir başıma değildim o kumsalda hissediyordum ya, göremiyordum hissettiklerimi. Kulağımda dalgaların, kumda bıraktığım izlerin, ılık esintiyle kıpırdayan yumuşak kanatlarımın sesleriyle yürüyordum. Uzanıp tutamadıklarımı düşündüm. Hissedipte göremediklerim kadar yakındılar bana. Serin kumların üzerine oturdum, elimde bir kağıt bir kalem. Kalemi aldım önce elime; avuçlarımda hissettim, silinebilir olanlardan değildi. Bu yüzden mi bilinmez, daha evvel yazdıkları da silinmemiş mürekkep kutusunda sıkışıp kalmıştı. Hepsini okudum tek tek, kelime kelime içtim kalemin yazdıklarını. Şimdi benim ellerimdeydi, benim ellerimden zihnimden dökülecekti kelimeler kağıda ve döküldükçe bir bir mürekkep kutusuna saklanacaklardı. Sonra kağıdı aldım ellerime, dokundum gözleri görmez biri gibi parmak uçlarımda hissettim tertemiz sayfayı. Bakıyordum ya, gülümsüyordu bembeyaz, kanatlarım gibi… Dokundukça fark ettim. Nice yazılana sırdaş olmuştu, dilek yıldızları gibi. Yeniydi yeni olmasına kullanılmamıştı ama, geri dönüşümden gelmişti belliki yeniden dünyaya, yada ben o an her neredeysem o rüyaya… İzler vardı, tam da kalbinin içinde taşıdığı izler, kelimeler, mektuptu belki bir sevgiliye, bir veda mektubu, belki de bir aşk ilanı taşıyordu, ufak bir not, belki de karalama kağıdıydı bir yalnızın ellerinde, belki de bir kararsızın ellerinde… Yazmak istedim, yazdıklarımla beraber kağıdı bir kuş yapıp kadifeye iğnelemek, yada beyaz bir gemi yapıp dalgaların arasına bırakmak kimsenin olmasın, yeniden doğmasın diye.