Thursday, July 31, 2014

Her bir damlası bir okyanus kadar...

Yağmur yağdı, çok yağmur... Her bir okyanus tanesi yer yüzüne düştü... Bir tanesi de denize... Üşüdü, ıslandı, buharlaştı, yine yeniden düştü denize...

Camlardan süzüldü usul usul bazen... Bazen hırçınlığını çıkardı aynı camlardan... Cam kırıklarından, can kırıklarından...

Mürekkeplerle ne alıp veremediği vardı hiç bilmediler. Sessizdi, kimi zaman bir gonca yaprağında bir aşkın nazar boncuğu, bir tatlı yorgun bakışın ıslak parlaklığı, bir haykırış, bazen bir isyan, bir diriliş... Bir şemsiyenin renkli yansımalarından kayıp dehlizlere düşüş... Ama hep sessiz hep suskun... İşte o yüzden mürekkeplerdeydi her zaman; dile gelmek için...

Bir çocuk çığlık attı. Derin bir çığlık... Derin bir kuyuya düştü, korkuyla, özlemle, özlemin sebep olduğu acıyla, öfkeyle, kederle, yalnızlıkla, yalınlıkla... Kayboluşunun hikayesiydi kuyulardaki derin çığılıkları, öylesine sessiz, içten, yaralı, yarım, yarık, kırık.. Aradık Mevlana'nın Şems'i aradığı gibi kuyularda, kuytularda, tutamadık elinden hikayesinin, hikayemizin...

Kimseye duyuramadı, duyurmadı sesini, mürekkepler bildi, dinledi, dillendi yalnızca... Zehirli mürekkeplere yatırdı acılarını, sebeplerini. Kırıkları, yaraları, yırtıkları iyileşmedi, deniz yırtıldı, gök içine düştü, sessizce kayboldu okyanuslar denizlerde, dehlizlerde, kuyularda, karanlıklarda...

Sessizdi çığlığı bir su damlası kadar ve mürekkeplerdeydi her bir damlası bir okyanus kadar.