Monday, December 07, 2009
ya ben belki de benden içeri ben
Kanatlarında bulutları taşıyordu gökyüzü ve bir bardak su toprağın susamışlığına düştü damla damla... Bardak kırıldı, toprak kanadı; ya da ben kırıldı sandım, belki de kanadı sandım. Kırıklar susuzluğunu doyuruncaya dek içti kana kana, ya da kanaya kanaya... Gece rengi şalını savurdu gökyüzü bu kez, boynuna doladı gün batarken; hafiften esen rüzgarla ürperdi, yıldızlar titredi, toprak titredi. Yer yürüdü gecenin koynunda, gün güzeli doğarken ısınacağı bilgisi yüreğinde... Ya yürüdüğü için yıldızlar titredi esintiden sandım, ya da titreyen dizleriydi toprağın yıldızlar ürperdi sandım. Sanılgılar ve yanılgılar oturup "bir" fincan kahve içti, kokusunu da geceye ikram ederek. "Bir" fal baktılar, ya onlar kayboldu fincanın dibinde, ya kelimeler kayboldu dillerinde; sustular, sessizliği geceye ithaf ederek. Fincan kırıldı, geçmiş içinde kaldı, dışına saçıldı koyu renk "gelecek". Kırıklardan bir parça geceye düştü, şal yırtıldı, ak kanatları yuvarlanmış kedine kılıf olmuş bir melek çıktı ortaya; bir parça toprağa düştü, yer yırtıldı, kanadığını sandığım yerlerde kırıklar erimiş güneş olmuştu; güne gebeydi toprak... Bir başka parça zihnime düştü, tülden elbisesi yırtıldı, sanılgılar ve yanılgılar yırtıktan dışarı düştü, gece yuttu, toprak yuttu. Kırılan, yırtılan, kanayan, düşen, yutulan ya bendim en başından beri ya da bendim bir nefeste içime çektiğim hayat gibi tüketen zamansızlığı... Ağır bir suçluydum belki de bileklerinde zincirler şimdi yüzleşiyordum titreyen yıldızlarla, ürperen rüzgarla, kırılan fincanda kalanlarla... Belki de yalnızca bir masumun bakışlarıydım, huzurla gülümsüyordum yüreğimdekileri güneşe gebe toprağa içirmişlikle.
No comments:
Post a Comment