Friday, January 29, 2010

Düşlerim yoruldu...

Sabahları ağlamaklı İstanbul... Kar yağıyor şakaklarına... Bembeyaz oldu, ağladı, temizlendi, kalktı, çamura düştü, yine ağladı, yine yıkandı... İstanbul puslu, açık, güneşli, rüzgarlı... Ruhu asılı kalmış yıldızlara, ne beyaz kanatlarını açıp yükseliyor, ne yere düşüyor. Bir sokak çocuğu İstanbul, evsiz, çaresiz, üşüyor. Düşleri kırık, hayalleri yırtık, dikemiyor, yamaları elleriyle saklanacak kadar ufak değil artık.

Geceleri susuyor, soğuyor, donuklaşıyor İstanbul... Sabah olsun, gözleri dolmasın, günü güneş olsun, kendine ev bulsun, hayalleri düşmekten yırtılan dizlerini yamalasın, yamalar tutsun, uysun, düşleri uyusun, dinlensin istiyor.

Rüyaya dalıyor her gece her gün İstanbul. Artık rüya görmüyor... Bir karanlıktır almış gidiyor başını... Durmasın, gitsin, koyuya kaçan her renk yıkansın diye ağlıyor ağlıyor İstanbul. Bir ressam çıksın bir İstanbul resmi yapsın, her yeri beyaza boyasın istiyor. Denizlere buz mavisi kumaştan dalgalar, dalgalara pamuktan köpükler, kağıttan beyaz martılar... Bir demir ustası işlesin kızıl demiri kor güneş yapsın, sema sulu boyayla uçuk bir maviye boyansın... Ağlayınca gecenin kara rimelleri sokaklara akmasın; kanadı kırık, yorgun düşler kirlenmesin...

Görmediği rüyalara sitem ederek, düşlerine kayıp ilanı vererek, bekliyor İstanbul. Ne hikayeler battı güneşle ve ne hikayeler doğdu... Bir soru, bin soru, bir cevap, bir haber, bir kuş, bir düş...

Bekliyor yorgun, yamalı, taze, eski, ekşi, çürümüş, dinç, genç, tatlı düşlerini...

No comments: