Uyandığımda yatağımdaydım, ve yine kül kedisiydim. Balkabağımla, camdan ayakkabılarımla ve bir daha ne zaman gelir bilemediğim peri kızının hayaliyle baş başa...
Tuesday, April 27, 2010
kül kedisi
Bir "İstanbul" günüydü; hafif serin, bir kaç damla yağmur, bir kaç damla güneş... Evin yakınlarındaki yerde tüm gün kahve, çay, gazete oyalanıp durduktan sonra yağmur güneşi de yıkadıktan sonra gökyüzünden... Bir anda fırlayıp çıkıverdim. Nereye, neden yürüdüğümü bilmeden. Yollar geçtim, köprülerin altından yürüdüm... Üşüdüm, ürperdim; düşüncelerim durdu... Bir yerde... Nerede olduğunu bilmeden... Tam da yolun ortasında - Nereye gidiyoruz? Dedim. -Bilmiyorum. Dedi. Yürüdük yine, kah konuşarak kah sessizlikte... Çoğunlukla susarak, ve suskunluklarımızda konuşarak sessizce, suskunluklarımızın da konuştuklarını sessizce duymazdan gelerek... Yol uzun değildi, ama susunca uzadı yol; sessizlikler dizilip önüme yüksek basamaklar oldu. Bir alışveriş merkezine varmıştım. İçeri girmemle çıkmam uzun sürmedi; bana iyi gelecek olan bu değildi. Ruhum nefes almak istiyordu. İstanbulun her daim bir atardamar gibi canlı bir yerinde belki kendi ıssızlığımda kalmak; belki de etrafımdan akan İstanbullulara uymak; kafası dolu, düşünceleri konuşan, düşünceleri susan, yüzünü güldürebilmek için bu şehrin nefes alışına tanık olmak, nabzına şöyle bir dokunmak isteyenlerdendim... Bilemeden ve düşünmeden tuttum ellerimden, soluğu önce Üsküdar'da aldım, ilk vapura atlayıp serin gecenin koynunda Eminönüne indim... Düşlerim gülümsedi, benim yüzüme yansıdı... Araya taraya tüneli buldum, bir nefeste, bir acele nefeste, ve bir sakinleyişte; İstiklaldeydim. Yürüdüm, çok yürüdüm belki de az... Bilmiyorum, ellerinden tuttuğum düşlerim gülümsedikçe, daha yeni yağmur düşmüş İstiklalin ortasından yürümeye devam ettim, benliğim güneşi yıkayan yağmurlar gibi buhar olmuştu sanki, belki de tam da ellerinden tuttuğum sıcaklıktaydı. Suskunluğum, içimde konuşurken... Kese kağıdına doldurulmuş sıcacık kestaneler ellerimi ısıttı. sokağın ortasında, kimseye aldırmadan afiyetle yedim, biraz da ruhumu besledim, o yanık kokan kestanelerin kokusuyla. Bir ıslak hamburgercide karnımı doyurdum, belki de İstiklale gelmiş olmanın hakkını vermek için yedim. Bilmiyorum, ellerinden tuttuğum düşlerim doydukça ben doydum... O kırmızısı beni çağıran tramvaya attım kendimi, insanları, etrafı izlerken, kısa bir yolculuk yaptım ve ilk durduğu yerde bir kahve dedim. Bir orta şekerli Türk kahvesi nasıl da iyi gelirdi bu güzel akşama... Cezayir sokaktaki teraslardan birine çıktım, kahvemi söyledim. Heyecanı her halinden belli, biraz da çekingence bir kızcağız elinde gitarıyla geldi. Canlı müzik vardı. O söyledi ben söyledim. O öyle bir söyledi ki, içime aktı yudum yudum... Öyle bir seçti ki şarkılarını düşüncelerim sanki yanımdan kalkıp her şeyi fısıldamıştı kulağına beni anlatsın diye... O anlattı ben ağladım... Güldüm, ağladım, gözlerim sordu, O cevapladı; sustum. Saati gördüğümde kül kedisine dönüşme zamanı gelmişti bu rüyadan... Koşarak son Eminönü-Üsküdar vapuruna zor yetiştim; tatlı tatlı çarpıyordu kalbim. Dışarıda bir yer seçtim kendime ve düşlerime ve düşüncelerime... Sarılıp oturduk ısınmak için deniz esintisinde... Şarkılar mırıldandık, özledik, sustuk...
No comments:
Post a Comment