Küçücük ufacık bir kızdım bir zamanlar. Şimdi yüzümde hafiften o günlerin masumluğunu taşıyan bir gülümsemeyle yazıorum bu satırları. O zamanlardan bu yana bir resim bir de kitap sevdamdan vazgeçemedim ve tabi bir de yazmaktan. Kreşe giderken başladı kitap ve resim sevdam. Daha dört yaşındaki çocuk ne anlar kitaptan demeyin; ben okuyamazdım ama dedeler tonton nineler neden varlar ki torunların hayatlarında... Her sabah ayrı bir telaş evin içinde
-Hayır ben onu giymem öbür elbisemi giyeceğim, saçlarımı da toplamayıp açık bırakacağım.
-...! Ama kızım bak kış şimdi üşürsün o elbiseyle gel bak bu pantolon ne kadar yakışıyor sana saçlarını da at kuyruğu yaparız?
-Hayır bananee benim saçlarım açık daha güzelmiş öyle söylediler...Onu da giymeyeceğim...
-... Of senin şu inadın yok mu !
(kapıdan çıkılacağı sırada son bir heycanla geri adım atılır ve...)
-Bana ne kitap alacaksın bugün ?
-..! HADİ KIZIM geç kalıyoruz yolda konuşuruz!
-HAYIR! Bana kitap almazsan gitmem kreşe. GİTMEM İŞTE!
-TAMAM MELİS! Kızıyorum ama artık hadi işe geç kalıyorum.
Yolda kısa kreş yolunda uzun uzun kitaplardan konuşulur, masallardan, hikayelerden, ezberlediğim şarkılardan söylenir masallara ait hepsi elbette. Anneyle tüm pazarlıklar yapılır ve anlaşmaya varılır kreş kapısının önünde; iş çıkışı annem beni almaya gelecektir ve birlikte yeni kitabımızı almaya gideceğizdir. Koskoca bir yıl 365 gün aynı pazarlığı yapmışım ben değerli ve sabrına hayran kalınası anneciğimle. Ertesi yıl kreş bitmiş artık beş yaşına basmış bir abla olmuştum herkesin gözünde. Dedemin dizinde üşenmeden bıkmadan dinlediğim kitapları bir bir yutmuş ezberlemiştim. Öyle ki yine o sene içersinde yapılan bir video kaydında elime verilen kitabı virgülündeki vurgusuna kadar dikkat ederek okurcasına sayfaları tam da doğru hecede kelimede çevirerek bir bir söylemişim. Annemle babamın yüzünden bu başarımın memnuniyeti okunuyordu yine videoyu izlerken. Bunun yanı sıra bir de resimden vazgeçemiyordum kitap dinlemenin yanında. Biten boyama defterlerinin yanı sıra defter defter kendi başıma çizdiğim resimler vardı 17 ağustos depreminde evimle beraber toprağa karışana kadar. Anaokulu yıllarında kitabın yanı sıra resim yeteneğim ve elbecerilerim de gelişmiş. Oldukça başarılı makas kullanırdım mesela hala daha öyle olduğunu düşünüyorum. Bir barbie bebek kolleksiyonum vardı; 30 u geçik dışarda oynadığım BARBİE vardı bir o kadar da dolapta kutularından çıkarmadıklarım vardı. Sezonlara bölmüştüm oyun zamanlarımı yıl içerisinde annem kışlık yazlık dolaplarını hazırlarken ben de bebeklerimi değiştiriyordum. Giden bebeklere -ki kendileri sadece dolaptaki kutulara giriyor- üç katlı babamın eliyle yaptığı barbie bebek evimde veda partileri düzenliyor onlara çeşit çeşit mutfak bezlerinden, annemin dikilen kıyafetlerinin artan kumaşlarından elbiseler dikiyordum. Komşuların çocukları benimle oynamayı çok severlerdi; her yeni oyuna başlarken klasik çocuk oyunlarında olduğu üzre anne babalar yoktu bende. Her oyunun ayrı bir seneryosu olurdu. Daha sonraları yaşım iyice ilerleyip okuma yazmayı öğrendiğimde bu seneryoları kaleme almaya başladım. Şimdi bugün oturup şöyle bir düşündüm bu yazıya başlamadan önce: evdeyim boşum dışarıda hava sıcak ne yapabilirim diye... Ama yok bulamadım. Eskiden paten kaymak için akşamüstü serinliğini dört gözle beklerdim, hayaletli evde acaba dün gece neler olmuş onun merakı sarardı beni, Cem puzzle yapıyordu geçen akşam gittiğimizde acaba bitirdi mi nasıl oldu diye düşünürdüm, kendimi oyuncaklarıma verir yeni seneryolara dalardım saatlerce, kitaplar olmazsa olmazımdı elbette... Ya şimdi yine kitaplardayım ama diğer tatlar yok çocukluğumdan damağımda kalan. Artık arasıra yağlı boya yapıyorum... Ellerimi boya yaptığım için annem kızmıyor artık ama pastel boyalarımla sekiz güneş çizdiğim bir resmin içindeki ip atlayan kız yada uçan bir kuş olamıyorum da. Büyüdükçe hayatta zevk aldığım şeyleri yapmak zorlaştı benim için. Artık öyle içten gülmüyor yüzüm uzun süredir. Çocukken mutluymuşum ben yada mutluluk sadece çocuklara var bilmiyorum. Kimbilir belki de bu yüzden içimdeki şımarık çocuğu hiç büyütmüyorum.
-Hayır ben onu giymem öbür elbisemi giyeceğim, saçlarımı da toplamayıp açık bırakacağım.
-...! Ama kızım bak kış şimdi üşürsün o elbiseyle gel bak bu pantolon ne kadar yakışıyor sana saçlarını da at kuyruğu yaparız?
-Hayır bananee benim saçlarım açık daha güzelmiş öyle söylediler...Onu da giymeyeceğim...
-... Of senin şu inadın yok mu !
(kapıdan çıkılacağı sırada son bir heycanla geri adım atılır ve...)
-Bana ne kitap alacaksın bugün ?
-..! HADİ KIZIM geç kalıyoruz yolda konuşuruz!
-HAYIR! Bana kitap almazsan gitmem kreşe. GİTMEM İŞTE!
-TAMAM MELİS! Kızıyorum ama artık hadi işe geç kalıyorum.
Yolda kısa kreş yolunda uzun uzun kitaplardan konuşulur, masallardan, hikayelerden, ezberlediğim şarkılardan söylenir masallara ait hepsi elbette. Anneyle tüm pazarlıklar yapılır ve anlaşmaya varılır kreş kapısının önünde; iş çıkışı annem beni almaya gelecektir ve birlikte yeni kitabımızı almaya gideceğizdir. Koskoca bir yıl 365 gün aynı pazarlığı yapmışım ben değerli ve sabrına hayran kalınası anneciğimle. Ertesi yıl kreş bitmiş artık beş yaşına basmış bir abla olmuştum herkesin gözünde. Dedemin dizinde üşenmeden bıkmadan dinlediğim kitapları bir bir yutmuş ezberlemiştim. Öyle ki yine o sene içersinde yapılan bir video kaydında elime verilen kitabı virgülündeki vurgusuna kadar dikkat ederek okurcasına sayfaları tam da doğru hecede kelimede çevirerek bir bir söylemişim. Annemle babamın yüzünden bu başarımın memnuniyeti okunuyordu yine videoyu izlerken. Bunun yanı sıra bir de resimden vazgeçemiyordum kitap dinlemenin yanında. Biten boyama defterlerinin yanı sıra defter defter kendi başıma çizdiğim resimler vardı 17 ağustos depreminde evimle beraber toprağa karışana kadar. Anaokulu yıllarında kitabın yanı sıra resim yeteneğim ve elbecerilerim de gelişmiş. Oldukça başarılı makas kullanırdım mesela hala daha öyle olduğunu düşünüyorum. Bir barbie bebek kolleksiyonum vardı; 30 u geçik dışarda oynadığım BARBİE vardı bir o kadar da dolapta kutularından çıkarmadıklarım vardı. Sezonlara bölmüştüm oyun zamanlarımı yıl içerisinde annem kışlık yazlık dolaplarını hazırlarken ben de bebeklerimi değiştiriyordum. Giden bebeklere -ki kendileri sadece dolaptaki kutulara giriyor- üç katlı babamın eliyle yaptığı barbie bebek evimde veda partileri düzenliyor onlara çeşit çeşit mutfak bezlerinden, annemin dikilen kıyafetlerinin artan kumaşlarından elbiseler dikiyordum. Komşuların çocukları benimle oynamayı çok severlerdi; her yeni oyuna başlarken klasik çocuk oyunlarında olduğu üzre anne babalar yoktu bende. Her oyunun ayrı bir seneryosu olurdu. Daha sonraları yaşım iyice ilerleyip okuma yazmayı öğrendiğimde bu seneryoları kaleme almaya başladım. Şimdi bugün oturup şöyle bir düşündüm bu yazıya başlamadan önce: evdeyim boşum dışarıda hava sıcak ne yapabilirim diye... Ama yok bulamadım. Eskiden paten kaymak için akşamüstü serinliğini dört gözle beklerdim, hayaletli evde acaba dün gece neler olmuş onun merakı sarardı beni, Cem puzzle yapıyordu geçen akşam gittiğimizde acaba bitirdi mi nasıl oldu diye düşünürdüm, kendimi oyuncaklarıma verir yeni seneryolara dalardım saatlerce, kitaplar olmazsa olmazımdı elbette... Ya şimdi yine kitaplardayım ama diğer tatlar yok çocukluğumdan damağımda kalan. Artık arasıra yağlı boya yapıyorum... Ellerimi boya yaptığım için annem kızmıyor artık ama pastel boyalarımla sekiz güneş çizdiğim bir resmin içindeki ip atlayan kız yada uçan bir kuş olamıyorum da. Büyüdükçe hayatta zevk aldığım şeyleri yapmak zorlaştı benim için. Artık öyle içten gülmüyor yüzüm uzun süredir. Çocukken mutluymuşum ben yada mutluluk sadece çocuklara var bilmiyorum. Kimbilir belki de bu yüzden içimdeki şımarık çocuğu hiç büyütmüyorum.
No comments:
Post a Comment